Fidel Castro - Gabriel Garcia Marquez

Fidel Castro - Gabriel Garcia Marquez

Cihan Alptekin’le Sansaryan Han’da 43 GünCihan, Maltepe’de “devrimcinin asli görevi firar etmektir” dedi ve dört ay sonra firar etti. Böylece “faşizmin zindanlarına şerefiyle girip, şerefiyle çıkarak ihtilalci namusuna” halel getirmedi.Yolun düşerse kıyıya bir gün Ve maviliklerini enginin seyre dalarsan Dalgalara göğüs germiş olanları hatırla Selamla, yüreğin sevgi dolu Çünkü onlar fırtınayla çarpıştılar Eşit olmayan bir savaşta Ve dipsizliğinde enginin yitip gitmeden önce, Sana liman gösterdiler uzakta.Pierre Jeanne de Beranger (1780 - 1857)31 Mayıs 1971 Türkiye devrimci hareketinin tarihinde karanlık bir gün. O gün, Nurhak’ta Sinan Cemgil, Kadir Manga ve Alpaslan Özdoğan’ın vuruldukları, İstanbul Maltepe’de Hüseyin Cevahir’in öldürülüp Mahir Çayan’ın yaralı olarak yakalandığı, Tekirdağ’da ise Cihan Alptekin’in bir sürek avı sonunda yakalandığı tarih.Hepsi aynı gün içinde oluyor. Tekirdağ’da tüm şehrin ve koca bir jandarma alayının saatlerce sürdürdüğü bir sürek avı sonunda yakalandığımızda bekçisinden askerine, trafik polisinden jandarmasına şehirdeki tüm kolluk kuvvetlerinin elinde linç edilmekten kıl payı kurtulmuştuk.Vahşi hayvan avcıları misali etrafımızda fotoğraf çektirenler arasındaki bir generalin müstehzi bir edayla, “Halk için savaştığınızı söylüyorsunuz; dışarıda sizi yuhalayan şu halka bakın” demesi üzerine, kanlar içinde yerde yatan Cihan’ın, “Şu sabahtan beri yayın yapan belediye hoparlörlerini yarım saatliğine bize verin de görün o zaman o halkın kimi yuhalayacağını” demesiyle birlikte küplere binen paşanın, elindeki general asası ile üzerimize yürüyüp vurmaya başlamasını hiç unutmuyorum.O geceki linçten sonra, sabaha karşı İstanbul Sirkeci’deki Sansaryan Hanı’na götürülüyoruz. Burası adını Ermeni bir tüccardan alan, kasvetli bir ondokuzuncu yüzyıl işhanı. Cumhuriyet döneminde Emniyet Müdürlüğü olarak kullanılmaya başlanmış.Bugüne kadar yapılan bütün siyasi tevkifatların yolu buradan geçmiş. Kimler geçmemiş ki Sansaryan Hanının hücrelerinden? Nazım Hikmet’ten Ruhi Su’ya, Şefik Hüsnü’den Mihri Belli’ye, binlerce sosyalist Sansaryan Hanı’nın işkencehanelerinden geçmişler.Bizleri doğruca çatı katındaki “Telefonlu Hücre”lere götürdüler. Burası namını, hücrelerin arasındaki holde bulunan, ve artık çalışmayan antika bir telefondan almış. Ancak bu hücreler daha önce tutuklanmış devrimcilerle doldurulmuş olduğundan hiç yer kalmamıştı burada.Bunun üzerine bizi hücrelerin hemen yakınındaki tabutluklardan birine koydular. Hani şu ‘51 tevkifatının meşhur tabutluklarından birine. Burası ismiyle münasip tam bir tabut. Yaklaşık olarak eni 80, boyu 150, yüksekliği ise 150 cm. Bir kişinin bile içinde ne yatması ne de ayakta durabilmesi mümkün değil.İşte bu tabuta Cihan’la ikimiz üstelik de bileklerimizden birbirimize kelepçeli olarak tıkıldık. Bu durumda yatmak veya ayakta durmak bir yana, ayaklarımızı uzatarak oturmamız bile mümkün değil. Üstelik içerisi havasız mı havasız. Öyle ki boğulup kalacağız neredeyse.Nöbetçi polislere kapıyı açmaları için bağırıyoruz ama umurlarında bile değil. Biz de bunun üzerine elimizdeki kelepçeyi kontraplaktan yapılmış kapıya vurmaya başlıyoruz. Bir müddet sonra ince kontraplak üzerinde bir delik açılıyor.Polisler ne yapacaklarını şaşırıyorlar. Kendileri yalnızca bizim gardiyanımız bu yüzden inisiyatif kullanamıyorlar. Ve Sansaryan’daki ilk gecemizi böyle geçiriyoruz.Ertesi gün tabutluğumuzu biraz daha inceleme fırsatı buluyoruz. Yıllardır boyanmamış kirli duvarlar yılların aynası sanki. Kim bilsin kimlerin acılarına, işkencelerine tanık olmuşlar. Her yanda tırnakla, kalemle, kanla artık ele ne geçtiyse onunla çiziktirilmiş yazılar var.Sırtımızı duvara yaslayıp başımızı yukarı kaldırdığımızda tavana kurşunkalemle yazılmış, solmuş, belli belirsiz bir yazı görüyoruz:"Şerefinle girdin, şerefinle çık…İhtilalci namusuna halel getirme…”Bu yazıyı kim bilir hangi devrimci, hangi ihtilalci yazmış buraya. ‘46 ve ‘51 tevkifatlarında buraların dolup taştığını okumuştuk. Onlardan kalan bir anı olmalıydı bu, tabutluğa atılanları ilk karşılayan. Belli ki bugüne kadar hiçbir polis görmemişti bunu.Tavanla duvarın birleştiği köşeye sıkışmış bu yazıyı, tabutluğun solgun ışığında görebilmek pek de kolay değildi aslında. Okunduğunda sağlam bir yumruk gibi insanı silkeleyen bir etkisi vardı bu iki satır yazının. Ve o günden sonra Sansaryan Hanında geçireceğimiz 43 günün bir özetiydi sanki.Tabutluğumuzun kapısı gürültüyle açıldığında karşımızda tepeden tırnağa silahlı, çelik yelek kuşanmş bir özel kuvvet polis timiyle birlikte Siyasi Şube müdürü Ilgız Aykutlu’yu gördük.Bu benim Aykutlu’yu ilk görüşümdü, oysa Cihan daha önceki anti-emperyalist kitle hareketlerinden alındığı gözaltılardan çok iyi tanıyordu bu inanmış faşist polis şefini.Özel timdeki polislerden biri üzerimize eğilerek elini yüzümüze sürdü. İlk önce ne yapmaya çalıştığını anlayamamıştık. Ancak sırıtkan bir ifadeyle konuşmaya başlayınca işin gerçeğini anladık :"Bakın" diyordu polis şefi, "iyi bakın; bu elimdeki kan arkadaşınızın kanı, Mahir’in kanı"O zaman adamın eline dikkatlice baktığımızda, elinin dirseğine kadar kana bulanmış olduğunu fark ettik.Hüseyin Cevahir’in öldürülmesi ve Mahir Çayan’ın yaralı olarak yakalanmasının üzerinden neredeyse bir gün geçmiş ama bu adam, elinin kanını yıkamak şöyle dursun, onu bir hatıra gibi saklıyordu.Bu bize nasıl bir yerde olduğumuzu, karşımızdakilerin nasıl hastalıklı birer beyne sahip olduklarını gösteriyordu. Daha sonra öğrendik ki, o ilk gün polisler hala, Maltepe’de öldürdükleri kişinin Mahir Çayan olduğunu zannediyorlarmış.Çoktan kurumuş olan kanlı elini öyle bir gururla taşıyordu ki, onu herkese övünerek gösteriyordu bu hastalıklı beynin sahibi. Ilgız Aykutlu da bu gösteriyi kendince çok “yaratıcı” bulmuş olmalı ki, adamı ve ekibini aldığı gibi bizim tabutluğa getirmişti.Amacı “eski dostu” Cihan’a güç gösterisi yapmak ve morallerimizi sıfırlamaktı aklınca.Aykutlu, “Görüyorsunuz işte, artık hepiniz yenildiniz; sizin gibi anarşistlerin sonu budur işte” gibilerinden bir söz etti.O zamana kadar sessiz duran Cihan, başını kaldırarak ve gözlerini Aykutlu’nun gözlerinin içine dikerek şu sözleri söyledi:"Evet bu kez yenildik, ama temelli değil! Demir ökçeniz şimdi eziyor bizi. Fakat davamız daha da güçlenmiş olarak yeniden ayağa kalkacaktır."Böyle bir karşılığı hiç beklemeyen Aykutlu önce şaşırmış sonra da hırsla tekme tokat girişmişti bize, “Bu gece sorguda görüşürüz seninle, bakalım o zaman da bu kadar kahraman olabilecek misin orada” diye tehditler savurarak.Yeniden yalnız kaldığımızda Cihan’a sormuştum, nereden aklına geldi böyle bir cevap vermek diye. O da her zamanki muzip gülümsemesiyle bunu, Jack London’un Demir Ökçe kitabından hatırladığını ve okuduğu bu cümlenin kendisinde iz bıraktığını söylemişti.Telefonlu hücrelerde THKP-C davasından Necmi Demir, karısı İlkay Demir, İrfan Uçar, Kamil Dede ve Ziya Yılmaz ve Necati Sağır kalıyorlardı o sırada.Birkaç gün tabutlukta kaldıktan sonra, bizi de telefonlu hücrelere transfer ettiler. Hücremiz 150 x 250 cm ebatlarında bomboş bir oda. İçeride hiçbir şey yok.Gene Cihan’la aynı hücredeyiz. Ama en azından burada yatabiliyoruz, beton zeminin üzerine gazete kağıdı sererek.Tabutlukta olduğu gibi burada da bir sürü şeyler karalanmış duvarlara. Çatı katında olduğumuz için yağmur yağdığında sesini duyabiliyorduk. Bu da bize, dışarıda hayatın sürmekte olduğunu hatırlatıyor ve direnme gücü veriyordu.Bu nedenle olsa gerek, duvardaki karalamalardan birini hala anımsıyorum hayal meyal. Hafızam beni yanıltmıyorsa şöyle birşeydi :Şimdi dışarıda yağmur yağıyorSaydam ve temiz…Ne olur uzatsak da ıslansa ellerimiz………….Bir kapanın içindeyiz Sansaryan Hanındaİstanbul’da 1945 baharındaHücrelerde hepimizin durumu perişandı. Falaka ve elektrikten hiçbirimizde takat kalmamıştı. Özellikle Cihan’ın, Necmi’nin, Ziya’nın ve İrfan’ın durumu yürek parçalıyordu. Ayakları tamamen parçalanmış, etleri sarkıyordu. Kangren olma tehlikesiyle karşı karşıyaydılar.Akşamları mesai bitiminden sonra ortalık önce biraz sakinleşiyordu. Daha sonra birden hareketleniyordu. İşkenceye götürülecekler gece yarısından sonra alınıyorlardı hücrelerinden. İşkence tezgahlarından yükselen çığlıkların Emniyet Müdürlüğüne gündüz dışarıdan gelenlerce duyulmaması için böyle bir yol izliyorlardı.Hava karardığı zaman herkes sırasını bekliyordu. Kimin ne zaman sorguya götürüleceği belli değildi. Bazı geceler sabaha kadar çığlıklar devam ediyordu. Sesler binanın havalandırma boşluklarından her tarafa yayılıyor, kulaklarımızı tırmalıyordu. Bu çığlıkları dinleyerek sıranın gelmesini beklemek de işkence senaryosunun bir parçasıydı zaten.Sorgularımız işkencede uzmanlaşmamış olan 2. Şubede yapılıyordu. Ne de olsa her türlü asayiş vukuatında falakaya, daha da yetmedi mi elektriğe başvurmaya alışmışlardı.Bizden birkaç hafta önce Sarp Kuray geçmişti tezgahlarından. Onun işkencede çekilmiş fotoğraflarını gösteriyorlardı bize.Telefonlu hücre sakinlerinden en ağır işkenceyi görenlerlerden biri de Cihan’dı. İnatla eylem arkadaşlarından o güne kadar deşifre olmamış olanların ismini vermemekte direniyordu.Ayak tabanlarında deri namına birşey kalmamıştı. Kangrene doğru giden bu durumda işkenceyi sürdürebilmek için işkencecilerin önlem alması gerekiyordu. Birgün baktık ki bir doktor yanında bir hemşireyle çıkageldi. Yaralarımızın pansumanını yapacaklardı.Hücre komşumuz, İlkay Demir tıpöğrencisiydi. Doktora sordu : “Hipokrat yeminini bunun için mi ettin sen?”Böyle bir soruyu hiç beklemeyen doktor şaşırdı : “Ben görevimi yapıyorum, yaralarınızı tedavi etmeye geldim”İlkay bu sefer daha sert çıktı: “Tabii ya, tedavi etmeye… İşkenceye devam edilebilmesi için. Yaptığınız bizleri işkenceye hazırlamaktan başka bir şey değil. Bırakın yaralarımız kurtlansın.”Ertesi günden itibaren bu doktoru bir daha görmedik ama hemşire her gün gelmeye devam etti. Bir sabah bir de akşam üzeri geliyor, son derece doğal bir iş yaparmış gibi falakadan kabarmış tabanların derilerini elindeki makasla kesiyor, içindeki kanı boşaltıyor, çıplak etin üzerine merhem sürüp penisilin tozu serpiyor, sargı beziyle sarıyordu.Ancak yapılan pansuman ertesi gün 2. Şubenin işkence odalarında paramparça oluyor, aynı senaryo ertesi gün yeniden tekrarlanıyordu.Yiyeceklerimizi paramızla dışarıdan getirtiyoruz. Yiyecekler sıradan bir bakkaldan alındığı için, birkaç gün öncesinin gazete kağıtlarına sarılmış oluyordu. Birgün gelen yiyeceklerin sarılı olduğu gazete parçası üzerinde yüreğimizi kavuran bir fotoğraf gördük.Sinan, Alpaslan ve Kadir, kurşunlarla delik deşik olmuş gövdeleriyle öylece yatıyorlardı toprağın üzerinde kolları açık, kocaman yürekleriyle tüm dünyayı kucaklayacaklarmış gibi.Bu kara haber işte böylece düşmüştü yüreklerimize. Yüreğimizin yangısı işkencelerimizi bile unutturmuştu bize. Daha birkaç ay önce ona son defa sarılıp veda etmeden önce, o dağ gibi Sinan’ın gür erkek sesiyle okuduğu Ahmet Arif’in şiiri kulaklarımda çınlıyordu."Vurulmuşum dağların kuytuluk bir boğazında…Vakitlerden bir sabah namazında…Yatarım kanlı, upuzun…Vurulmuşum, düşüm gecelerden kara…Bir hayra yoranım çıkmaz,Sığdıramam kitaplara…Şifre buyurmuş bir paşa,Vurulmuşum hiç sorgusuz, yargısız………Kirvem hallarımı aynı böyle yaz…Rivayet sanılır belki…Gül memeler değil,Domdom kurşunudur paramparça ağzımdaki…..”İşte bu Otuzüç Kurşun’u, Sansaryan’da kaldığımız süre boyunca, akşamları el ayak çekilince Cihan’la birlikte defalarca okuduğumuzu ve bunun tüm hücre arkadaşlarımız arasında nasıl bir moral rüzgarı estirdiğini hatırlıyorum. Zaten bu ortamda insanın ekmekten sudan daha çok, morale ihtiyacı yok mudur?Nöbetçilerimiz önceleri bu işe çok şaşırdılar. Onca işkenceden sonra bu morali, bu enerjiyi nereden bulabildiğimize akılları ermiyordu. Birkaç kez üstümüze gelmiş, susmamız için copla kafa göz demeden girişmişlerdi.Ancak bu coplamalar sorgu odalarındaki işkencelerin yanında çok hafif kalıyordu. Bir süre sonra onlar da bıktılar bizleri susturmaya çalışmaktan ve alıştılar Ahmet Arif’in şiirlerini dinlemeye.Cihan’ın en sevdiği şiir ise “Dağlarına Bahar Gelmiş Memleketimin” şiiriydi."Haberin var mı taş duvar,Demir kapı,Kör pencere…Yastığım, ranzam, zincirim,Uğruna ölümlere gidip geldiğim,Zulamdaki mahzun resim…Haberin var mı?Görüşmecim yeşil soğan göndermiş,Karanfil kokuyor cıgaramDağlarına bahar gelmiş memleketimin…”Cihan sık sık bu şiiri ağzını doldura doldura tok bir sesle bağırarak okuyor bazen diğer hücrelerden de kendisine katılanlar oluyordu.……………………………..Tam kırküç gün süren Sansaryan faslından sonra hepimizi toparlayıp önce Selimiye Kışlasına sonra da Maltepe Askeri Cezaevine sevk ettiler bizi. Cihan daha cezaevine konulduğumuzun ilk gününde şu soruyu sormuştu bize :"Bir devrimcinin faşizmin zindanlarındaki asli görevi nedir?"Ve cevabını da kendisi vermişti duraksamadan : “Firar etmektir”.Devrime olan sarsılmaz inancı ve azmiyle Cihan Alptekin, cezaevine konulduktan sadece dört ay sonra bu asli görevini yerine getiriyor ve faşizmin zindanlarına şerefiyle girip, şerefiyle çıkarak ihtilalci namusuna halel getirmiyordu.Yazımıza Fransız ihtilalinin şairi Belanger’in bir şiiriyle başladık, yine bir şiirle bitirelim onu. Birbuçuk yıl önce kaybettiğimiz, ödüllü ancak okulsuz mimar Nail Çakırhan’ın 1941’de yazdığı bir şiiriyle: Daha Çok Onlar YaşamalıydıOnları hep birer birerTanıyorum,Onlarla yan yana,Boyanamadım diye kanaKendi kendimden utanıyorum.Daha çok onlar yaşamalıydı,Daha çok onlar haketmişlerdi bunu.Daha çok onlar bilirlerdiYaşamanın ne olduğunu.Ben onlardan öğrendimSevmeyi sevilmeği,Bana onlar öğrettilerDostu dost, düşmanı düşman bilmeyiKafamı onlar yoğurdular.Orada yepyeniTaptaze Gıcır gıcır bir alemiİlk önce onlar kurdular.O topraklarda ayrı gayrı bilinmez.O topraklarda hep el ele tutulmuştur,O topraklarda dert unutulmuştur;Burcu burcu ekmek kokan baharda,Ağız dolusu gülünür o topraklarda.Daha çok onlar yaşamalıydı,Daha çok onlar haketmişlerdi bunu;Daha çok onlar bilirlerdiYaşamanın ne olduğunu.Kavgam onların adıyla anılır.Onlar öyle aç,Öyle çıplaksanılırAma;İlk önce onlaraltettiler yokluğu,Onlar tattılar,İlk önce asıl tokluğu.Daha çok onlar yaşamalıydı.Daha çok onlar haketmişlerdi bunu;Daha çok onlar bilirlerdiYaşamanın ne olduğunu.Nail Çakırhan (1910 - 2008) (TC/NM)bianet

Cihan Alptekin’le Sansaryan Han’da 43 Gün

Cihan, Maltepe’de “devrimcinin asli görevi firar etmektir” dedi ve dört ay sonra firar etti. Böylece “faşizmin zindanlarına şerefiyle girip, şerefiyle çıkarak ihtilalci namusuna” halel getirmedi.

Yolun düşerse kıyıya bir gün 
Ve maviliklerini enginin seyre dalarsan 
Dalgalara göğüs germiş olanları hatırla 
Selamla, yüreğin sevgi dolu 
Çünkü onlar fırtınayla çarpıştılar 
Eşit olmayan bir savaşta 
Ve dipsizliğinde enginin yitip gitmeden önce, 
Sana liman gösterdiler uzakta.

Pierre Jeanne de Beranger (1780 - 1857)

31 Mayıs 1971 Türkiye devrimci hareketinin tarihinde karanlık bir gün. O gün, Nurhak’ta Sinan Cemgil, Kadir Manga ve Alpaslan Özdoğan’ın vuruldukları, İstanbul Maltepe’de Hüseyin Cevahir’in öldürülüp Mahir Çayan’ın yaralı olarak yakalandığı, Tekirdağ’da ise Cihan Alptekin’in bir sürek avı sonunda yakalandığı tarih.

Hepsi aynı gün içinde oluyor. Tekirdağ’da tüm şehrin ve koca bir jandarma alayının saatlerce sürdürdüğü bir sürek avı sonunda yakalandığımızda bekçisinden askerine, trafik polisinden jandarmasına şehirdeki tüm kolluk kuvvetlerinin elinde linç edilmekten kıl payı kurtulmuştuk.

Vahşi hayvan avcıları misali etrafımızda fotoğraf çektirenler arasındaki bir generalin müstehzi bir edayla, “Halk için savaştığınızı söylüyorsunuz; dışarıda sizi yuhalayan şu halka bakın” demesi üzerine, kanlar içinde yerde yatan Cihan’ın, “Şu sabahtan beri yayın yapan belediye hoparlörlerini yarım saatliğine bize verin de görün o zaman o halkın kimi yuhalayacağını” demesiyle birlikte küplere binen paşanın, elindeki general asası ile üzerimize yürüyüp vurmaya başlamasını hiç unutmuyorum.

O geceki linçten sonra, sabaha karşı İstanbul Sirkeci’deki Sansaryan Hanı’na götürülüyoruz. Burası adını Ermeni bir tüccardan alan, kasvetli bir ondokuzuncu yüzyıl işhanı. Cumhuriyet döneminde Emniyet Müdürlüğü olarak kullanılmaya başlanmış.

Bugüne kadar yapılan bütün siyasi tevkifatların yolu buradan geçmiş. Kimler geçmemiş ki Sansaryan Hanının hücrelerinden? Nazım Hikmet’ten Ruhi Su’ya, Şefik Hüsnü’den Mihri Belli’ye, binlerce sosyalist Sansaryan Hanı’nın işkencehanelerinden geçmişler.

Bizleri doğruca çatı katındaki “Telefonlu Hücre”lere götürdüler. Burası namını, hücrelerin arasındaki holde bulunan, ve artık çalışmayan antika bir telefondan almış. Ancak bu hücreler daha önce tutuklanmış devrimcilerle doldurulmuş olduğundan hiç yer kalmamıştı burada.

Bunun üzerine bizi hücrelerin hemen yakınındaki tabutluklardan birine koydular. Hani şu ‘51 tevkifatının meşhur tabutluklarından birine. Burası ismiyle münasip tam bir tabut. Yaklaşık olarak eni 80, boyu 150, yüksekliği ise 150 cm. Bir kişinin bile içinde ne yatması ne de ayakta durabilmesi mümkün değil.

İşte bu tabuta Cihan’la ikimiz üstelik de bileklerimizden birbirimize kelepçeli olarak tıkıldık. Bu durumda yatmak veya ayakta durmak bir yana, ayaklarımızı uzatarak oturmamız bile mümkün değil. Üstelik içerisi havasız mı havasız. Öyle ki boğulup kalacağız neredeyse.

Nöbetçi polislere kapıyı açmaları için bağırıyoruz ama umurlarında bile değil. Biz de bunun üzerine elimizdeki kelepçeyi kontraplaktan yapılmış kapıya vurmaya başlıyoruz. Bir müddet sonra ince kontraplak üzerinde bir delik açılıyor.

Polisler ne yapacaklarını şaşırıyorlar. Kendileri yalnızca bizim gardiyanımız bu yüzden inisiyatif kullanamıyorlar. Ve Sansaryan’daki ilk gecemizi böyle geçiriyoruz.

Ertesi gün tabutluğumuzu biraz daha inceleme fırsatı buluyoruz. Yıllardır boyanmamış kirli duvarlar yılların aynası sanki. Kim bilsin kimlerin acılarına, işkencelerine tanık olmuşlar. Her yanda tırnakla, kalemle, kanla artık ele ne geçtiyse onunla çiziktirilmiş yazılar var.

Sırtımızı duvara yaslayıp başımızı yukarı kaldırdığımızda tavana kurşunkalemle yazılmış, solmuş, belli belirsiz bir yazı görüyoruz:

"Şerefinle girdin, şerefinle çık…

İhtilalci namusuna halel getirme…”

Bu yazıyı kim bilir hangi devrimci, hangi ihtilalci yazmış buraya. ‘46 ve ‘51 tevkifatlarında buraların dolup taştığını okumuştuk. Onlardan kalan bir anı olmalıydı bu, tabutluğa atılanları ilk karşılayan. Belli ki bugüne kadar hiçbir polis görmemişti bunu.

Tavanla duvarın birleştiği köşeye sıkışmış bu yazıyı, tabutluğun solgun ışığında görebilmek pek de kolay değildi aslında. Okunduğunda sağlam bir yumruk gibi insanı silkeleyen bir etkisi vardı bu iki satır yazının. Ve o günden sonra Sansaryan Hanında geçireceğimiz 43 günün bir özetiydi sanki.

Tabutluğumuzun kapısı gürültüyle açıldığında karşımızda tepeden tırnağa silahlı, çelik yelek kuşanmş bir özel kuvvet polis timiyle birlikte Siyasi Şube müdürü Ilgız Aykutlu’yu gördük.

Bu benim Aykutlu’yu ilk görüşümdü, oysa Cihan daha önceki anti-emperyalist kitle hareketlerinden alındığı gözaltılardan çok iyi tanıyordu bu inanmış faşist polis şefini.

Özel timdeki polislerden biri üzerimize eğilerek elini yüzümüze sürdü. İlk önce ne yapmaya çalıştığını anlayamamıştık. Ancak sırıtkan bir ifadeyle konuşmaya başlayınca işin gerçeğini anladık :

"Bakın" diyordu polis şefi, "iyi bakın; bu elimdeki kan arkadaşınızın kanı, Mahir’in kanı"

O zaman adamın eline dikkatlice baktığımızda, elinin dirseğine kadar kana bulanmış olduğunu fark ettik.

Hüseyin Cevahir’in öldürülmesi ve Mahir Çayan’ın yaralı olarak yakalanmasının üzerinden neredeyse bir gün geçmiş ama bu adam, elinin kanını yıkamak şöyle dursun, onu bir hatıra gibi saklıyordu.

Bu bize nasıl bir yerde olduğumuzu, karşımızdakilerin nasıl hastalıklı birer beyne sahip olduklarını gösteriyordu. Daha sonra öğrendik ki, o ilk gün polisler hala, Maltepe’de öldürdükleri kişinin Mahir Çayan olduğunu zannediyorlarmış.

Çoktan kurumuş olan kanlı elini öyle bir gururla taşıyordu ki, onu herkese övünerek gösteriyordu bu hastalıklı beynin sahibi. Ilgız Aykutlu da bu gösteriyi kendince çok “yaratıcı” bulmuş olmalı ki, adamı ve ekibini aldığı gibi bizim tabutluğa getirmişti.

Amacı “eski dostu” Cihan’a güç gösterisi yapmak ve morallerimizi sıfırlamaktı aklınca.

Aykutlu, “Görüyorsunuz işte, artık hepiniz yenildiniz; sizin gibi anarşistlerin sonu budur işte” gibilerinden bir söz etti.

O zamana kadar sessiz duran Cihan, başını kaldırarak ve gözlerini Aykutlu’nun gözlerinin içine dikerek şu sözleri söyledi:

"Evet bu kez yenildik, ama temelli değil! Demir ökçeniz şimdi eziyor bizi. Fakat davamız daha da güçlenmiş olarak yeniden ayağa kalkacaktır."

Böyle bir karşılığı hiç beklemeyen Aykutlu önce şaşırmış sonra da hırsla tekme tokat girişmişti bize, “Bu gece sorguda görüşürüz seninle, bakalım o zaman da bu kadar kahraman olabilecek misin orada” diye tehditler savurarak.

Yeniden yalnız kaldığımızda Cihan’a sormuştum, nereden aklına geldi böyle bir cevap vermek diye. O da her zamanki muzip gülümsemesiyle bunu, Jack London’un Demir Ökçe kitabından hatırladığını ve okuduğu bu cümlenin kendisinde iz bıraktığını söylemişti.

Telefonlu hücrelerde THKP-C davasından Necmi Demir, karısı İlkay Demir, İrfan Uçar, Kamil Dede ve Ziya Yılmaz ve Necati Sağır kalıyorlardı o sırada.

Birkaç gün tabutlukta kaldıktan sonra, bizi de telefonlu hücrelere transfer ettiler. Hücremiz 150 x 250 cm ebatlarında bomboş bir oda. İçeride hiçbir şey yok.

Gene Cihan’la aynı hücredeyiz. Ama en azından burada yatabiliyoruz, beton zeminin üzerine gazete kağıdı sererek.

Tabutlukta olduğu gibi burada da bir sürü şeyler karalanmış duvarlara. Çatı katında olduğumuz için yağmur yağdığında sesini duyabiliyorduk. Bu da bize, dışarıda hayatın sürmekte olduğunu hatırlatıyor ve direnme gücü veriyordu.

Bu nedenle olsa gerek, duvardaki karalamalardan birini hala anımsıyorum hayal meyal. Hafızam beni yanıltmıyorsa şöyle birşeydi :

Şimdi dışarıda yağmur yağıyor

Saydam ve temiz…

Ne olur uzatsak da ıslansa ellerimiz…

……….

Bir kapanın içindeyiz Sansaryan Hanında

İstanbul’da 1945 baharında

Hücrelerde hepimizin durumu perişandı. Falaka ve elektrikten hiçbirimizde takat kalmamıştı. Özellikle Cihan’ın, Necmi’nin, Ziya’nın ve İrfan’ın durumu yürek parçalıyordu. Ayakları tamamen parçalanmış, etleri sarkıyordu. Kangren olma tehlikesiyle karşı karşıyaydılar.

Akşamları mesai bitiminden sonra ortalık önce biraz sakinleşiyordu. Daha sonra birden hareketleniyordu. İşkenceye götürülecekler gece yarısından sonra alınıyorlardı hücrelerinden. İşkence tezgahlarından yükselen çığlıkların Emniyet Müdürlüğüne gündüz dışarıdan gelenlerce duyulmaması için böyle bir yol izliyorlardı.

Hava karardığı zaman herkes sırasını bekliyordu. Kimin ne zaman sorguya götürüleceği belli değildi. Bazı geceler sabaha kadar çığlıklar devam ediyordu. Sesler binanın havalandırma boşluklarından her tarafa yayılıyor, kulaklarımızı tırmalıyordu. Bu çığlıkları dinleyerek sıranın gelmesini beklemek de işkence senaryosunun bir parçasıydı zaten.

Sorgularımız işkencede uzmanlaşmamış olan 2. Şubede yapılıyordu. Ne de olsa her türlü asayiş vukuatında falakaya, daha da yetmedi mi elektriğe başvurmaya alışmışlardı.

Bizden birkaç hafta önce Sarp Kuray geçmişti tezgahlarından. Onun işkencede çekilmiş fotoğraflarını gösteriyorlardı bize.

Telefonlu hücre sakinlerinden en ağır işkenceyi görenlerlerden biri de Cihan’dı. İnatla eylem arkadaşlarından o güne kadar deşifre olmamış olanların ismini vermemekte direniyordu.

Ayak tabanlarında deri namına birşey kalmamıştı. Kangrene doğru giden bu durumda işkenceyi sürdürebilmek için işkencecilerin önlem alması gerekiyordu. Birgün baktık ki bir doktor yanında bir hemşireyle çıkageldi. Yaralarımızın pansumanını yapacaklardı.

Hücre komşumuz, İlkay Demir tıpöğrencisiydi. Doktora sordu : “Hipokrat yeminini bunun için mi ettin sen?”

Böyle bir soruyu hiç beklemeyen doktor şaşırdı : “Ben görevimi yapıyorum, yaralarınızı tedavi etmeye geldim”

İlkay bu sefer daha sert çıktı: “Tabii ya, tedavi etmeye… İşkenceye devam edilebilmesi için. Yaptığınız bizleri işkenceye hazırlamaktan başka bir şey değil. Bırakın yaralarımız kurtlansın.”

Ertesi günden itibaren bu doktoru bir daha görmedik ama hemşire her gün gelmeye devam etti. Bir sabah bir de akşam üzeri geliyor, son derece doğal bir iş yaparmış gibi falakadan kabarmış tabanların derilerini elindeki makasla kesiyor, içindeki kanı boşaltıyor, çıplak etin üzerine merhem sürüp penisilin tozu serpiyor, sargı beziyle sarıyordu.

Ancak yapılan pansuman ertesi gün 2. Şubenin işkence odalarında paramparça oluyor, aynı senaryo ertesi gün yeniden tekrarlanıyordu.

Yiyeceklerimizi paramızla dışarıdan getirtiyoruz. Yiyecekler sıradan bir bakkaldan alındığı için, birkaç gün öncesinin gazete kağıtlarına sarılmış oluyordu. Birgün gelen yiyeceklerin sarılı olduğu gazete parçası üzerinde yüreğimizi kavuran bir fotoğraf gördük.

Sinan, Alpaslan ve Kadir, kurşunlarla delik deşik olmuş gövdeleriyle öylece yatıyorlardı toprağın üzerinde kolları açık, kocaman yürekleriyle tüm dünyayı kucaklayacaklarmış gibi.

Bu kara haber işte böylece düşmüştü yüreklerimize. Yüreğimizin yangısı işkencelerimizi bile unutturmuştu bize. Daha birkaç ay önce ona son defa sarılıp veda etmeden önce, o dağ gibi Sinan’ın gür erkek sesiyle okuduğu Ahmet Arif’in şiiri kulaklarımda çınlıyordu.

"Vurulmuşum dağların kuytuluk bir boğazında…

Vakitlerden bir sabah namazında…

Yatarım kanlı, upuzun…

Vurulmuşum, düşüm gecelerden kara…

Bir hayra yoranım çıkmaz,

Sığdıramam kitaplara…

Şifre buyurmuş bir paşa,

Vurulmuşum hiç sorgusuz, yargısız…

……

Kirvem hallarımı aynı böyle yaz…

Rivayet sanılır belki…

Gül memeler değil,

Domdom kurşunudur paramparça ağzımdaki…..”

İşte bu Otuzüç Kurşun’u, Sansaryan’da kaldığımız süre boyunca, akşamları el ayak çekilince Cihan’la birlikte defalarca okuduğumuzu ve bunun tüm hücre arkadaşlarımız arasında nasıl bir moral rüzgarı estirdiğini hatırlıyorum. Zaten bu ortamda insanın ekmekten sudan daha çok, morale ihtiyacı yok mudur?

Nöbetçilerimiz önceleri bu işe çok şaşırdılar. Onca işkenceden sonra bu morali, bu enerjiyi nereden bulabildiğimize akılları ermiyordu. Birkaç kez üstümüze gelmiş, susmamız için copla kafa göz demeden girişmişlerdi.

Ancak bu coplamalar sorgu odalarındaki işkencelerin yanında çok hafif kalıyordu. Bir süre sonra onlar da bıktılar bizleri susturmaya çalışmaktan ve alıştılar Ahmet Arif’in şiirlerini dinlemeye.

Cihan’ın en sevdiği şiir ise “Dağlarına Bahar Gelmiş Memleketimin” şiiriydi.

"Haberin var mı taş duvar,

Demir kapı,

Kör pencere…

Yastığım, ranzam, zincirim,

Uğruna ölümlere gidip geldiğim,

Zulamdaki mahzun resim…

Haberin var mı?

Görüşmecim yeşil soğan göndermiş,

Karanfil kokuyor cıgaram

Dağlarına bahar gelmiş memleketimin…”

Cihan sık sık bu şiiri ağzını doldura doldura tok bir sesle bağırarak okuyor bazen diğer hücrelerden de kendisine katılanlar oluyordu.

……………………………..

Tam kırküç gün süren Sansaryan faslından sonra hepimizi toparlayıp önce Selimiye Kışlasına sonra da Maltepe Askeri Cezaevine sevk ettiler bizi. Cihan daha cezaevine konulduğumuzun ilk gününde şu soruyu sormuştu bize :

"Bir devrimcinin faşizmin zindanlarındaki asli görevi nedir?"

Ve cevabını da kendisi vermişti duraksamadan : “Firar etmektir”.

Devrime olan sarsılmaz inancı ve azmiyle Cihan Alptekin, cezaevine konulduktan sadece dört ay sonra bu asli görevini yerine getiriyor ve faşizmin zindanlarına şerefiyle girip, şerefiyle çıkarak ihtilalci namusuna halel getirmiyordu.

Yazımıza Fransız ihtilalinin şairi Belanger’in bir şiiriyle başladık, yine bir şiirle bitirelim onu. Birbuçuk yıl önce kaybettiğimiz, ödüllü ancak okulsuz mimar Nail Çakırhan’ın 1941’de yazdığı bir şiiriyle: 

Daha Çok Onlar Yaşamalıydı

Onları hep birer birer

Tanıyorum,

Onlarla yan yana,

Boyanamadım diye kana

Kendi kendimden utanıyorum.

Daha çok onlar yaşamalıydı,

Daha çok onlar haketmişlerdi bunu.

Daha çok onlar bilirlerdi

Yaşamanın ne olduğunu.

Ben onlardan öğrendim

Sevmeyi sevilmeği,

Bana onlar öğrettiler

Dostu dost, düşmanı düşman bilmeyi

Kafamı onlar yoğurdular.

Orada yepyeni

Taptaze 
Gıcır gıcır bir alemi

İlk önce onlar kurdular.

O topraklarda ayrı gayrı bilinmez.

O topraklarda hep el ele tutulmuştur,

O topraklarda dert unutulmuştur;

Burcu burcu ekmek kokan baharda,

Ağız dolusu gülünür o topraklarda.

Daha çok onlar yaşamalıydı,

Daha çok onlar haketmişlerdi bunu;

Daha çok onlar bilirlerdi

Yaşamanın ne olduğunu.

Kavgam onların adıyla anılır.

Onlar öyle aç,

Öyle çıplak

sanılır

Ama;

İlk önce onlar

altettiler yokluğu,

Onlar tattılar,

İlk önce asıl tokluğu.

Daha çok onlar yaşamalıydı.

Daha çok onlar haketmişlerdi bunu;

Daha çok onlar bilirlerdi

Yaşamanın ne olduğunu.

Nail Çakırhan (1910 - 2008) (TC/NM)

bianet

Ertan Saruhan: Nişanlıma Söyleyin, Artık Devrimle NişanlıyımErtan fark derslerini verdi, öğretmen oldu, sürüldü laborantlık yaptı; TİP’e kaydoldu, Karadeniz’de devrimci hareketin liderlerindendi. Fatsa’da yatıyor şimdi. Harun Saruhan anlatıyor.Ertan’ın babası Lütfü Saruhan, 1950’li yıllardan beri Cumhuriyet Halk Partisi ilçe başkanlığı yapıyordu, dava vekiliydi. İsmet Paşa’nın (İnönü) yakın adamıydı. Hatta şimdi de mezarında şef vekili yazar.Ertan’ın ailesi aydın bir aileydi. İki kardeşi daha vardı. Bir ablası, bir de abisi. Ablası öldü, abisi hala yaşıyor şimdi. Aileden sol davalarla ilgilenen bir tek Ertan oldu.TİP’li olduk1960 yılı darbesinin gerekçelerinden olan gençlik hareketi etkiledi hepimizi, Ertan liseyi bitirmişti o yıllarda.Benim ailem Demokrat Parti geleneğinden geliyordu ama bu süreçte ben sola meylettim.Ertan benden dört yaş büyüktü. Liseyi bitirdikten sonra fark derslerini vererek öğretmen okuluna girdi.Öğretmen olduktan sonra o yıllarda sol hareket içinde Türkiye İşçi Partisi (TİP) vardı. Biz de TİP yanında yer aldık.Önce öğretmen sonra laborantErtan ilk öğretmenliğini Çarşamba’da yaptı. Öğretmenken de liderlik özellikleri taşıyordu. Yetenekli biriydi ve çevresindekileri etkilemeyi başarırdı.Sol olayların içinde yer alınca Çarşamba’dan sürgüne gönderildi. Gönderdikleri köyün kış nedeniyle yolları kapanmış, gitmedi diye de Ertan’ı öğretmenlikten atmışlar.Samsun’da mazot fabrikasında laborant olarak çalışmaya başladı dönünce. Ben de o sırada Samsun’daydım. Yaklaşık bir yıl aynı otel odasında kaldık.Çok güzel mandolin çalardıErtan sendikal faaliyetler içinde yine, boş durmuyor fabrikada da. Sonra fabrikadaki işinden de çıkarıldı. Ertan fabrikadan çıkarıldıktan sonra bir arkadaşın evinde toplandık.Çok güzel mandolin çalardı Ertan. O akşam da Hekimoğlu türküsünü çaldı bize, duygulu anlar yaşattı.O ara nişanlıydı Ertan. Babasına telefon etti, fabrikadaki işinden çıkarıldığını haber verdi ve babasına dedi ki: “Nişanlıma söyleyin ben artık devrimle nişanlıyım.”Mahir’leri Karadeniz’e aldırtan Erhan’dıDaha sonra Fatsa’da bulundu. Ziya Yılmaz ve Terzi Fikri (Fikri Sönmez) ile beraberdi orada. Samsun, Trabzon, Ordu, Giresun gibi illerde faaliyetleri oldu. Karadeniz bölgesindeki devrimci hareketin liderlerindendi.Karadeniz bölgesi TİP kongreleri ile ilgileniyordu. THKP-C olaylarının ardından Mahir’ler hapisten kaçtılar. Onları Karadeniz’e aldıran Ertan oldu. Sonra Kızıldere’de öldürüldüler zaten.Ertanlar Kızıldere’ye gittiklerinde ben de Fatsa’daydım. Terzi Fikri’yi, beni ve o dönemde orada sol bilinen herkesi, daha Ünye’deki teknisyenler kaçırılmadan içeri aldılar.MİT’çi ekip neşeyle döndü; öldürülmüşlerdiÜnye Jandarma Karakolu’nun altında odunluk gibi bir yer var, bizi oraya attılar. O sırada Ekibin başındaki adam kendini Binbaşı Orhan diye tanıtmıştı.Sonradan öğrendik ki Mehmet Eymur imiş. Kızıldere’de yerlerini tespit ettikleri gün, dedi ki “Bugün kelle almaya gidiyoruz.” Teslim almak gibi niyetleri hiç yoktu.O sırada biz içerideydik zaten ve MİT’çi ekip neşe içinde merkeze döndü. Öldürüldüklerini bu şekilde öğrendik. Ben olaydan iki yıl sonra hapisten çıktım ve mezarını o zaman ziyaret ettim.Fatsa’da annesi ile babasının yanına gömülmüş. (HS/EY/NM)bianet

Ertan Saruhan: Nişanlıma Söyleyin, Artık Devrimle Nişanlıyım

Ertan fark derslerini verdi, öğretmen oldu, sürüldü laborantlık yaptı; TİP’e kaydoldu, Karadeniz’de devrimci hareketin liderlerindendi. Fatsa’da yatıyor şimdi. Harun Saruhan anlatıyor.

Ertan’ın babası Lütfü Saruhan, 1950’li yıllardan beri Cumhuriyet Halk Partisi ilçe başkanlığı yapıyordu, dava vekiliydi. İsmet Paşa’nın (İnönü) yakın adamıydı. Hatta şimdi de mezarında şef vekili yazar.
Ertan’ın ailesi aydın bir aileydi. İki kardeşi daha vardı. Bir ablası, bir de abisi. Ablası öldü, abisi hala yaşıyor şimdi. Aileden sol davalarla ilgilenen bir tek Ertan oldu.

TİP’li olduk

1960 yılı darbesinin gerekçelerinden olan gençlik hareketi etkiledi hepimizi, Ertan liseyi bitirmişti o yıllarda.

Benim ailem Demokrat Parti geleneğinden geliyordu ama bu süreçte ben sola meylettim.

Ertan benden dört yaş büyüktü. Liseyi bitirdikten sonra fark derslerini vererek öğretmen okuluna girdi.

Öğretmen olduktan sonra o yıllarda sol hareket içinde Türkiye İşçi Partisi (TİP) vardı. Biz de TİP yanında yer aldık.

Önce öğretmen sonra laborant

Ertan ilk öğretmenliğini Çarşamba’da yaptı. Öğretmenken de liderlik özellikleri taşıyordu. Yetenekli biriydi ve çevresindekileri etkilemeyi başarırdı.

Sol olayların içinde yer alınca Çarşamba’dan sürgüne gönderildi. Gönderdikleri köyün kış nedeniyle yolları kapanmış, gitmedi diye de Ertan’ı öğretmenlikten atmışlar.

Samsun’da mazot fabrikasında laborant olarak çalışmaya başladı dönünce. Ben de o sırada Samsun’daydım. Yaklaşık bir yıl aynı otel odasında kaldık.

Çok güzel mandolin çalardı

Ertan sendikal faaliyetler içinde yine, boş durmuyor fabrikada da. Sonra fabrikadaki işinden de çıkarıldı. Ertan fabrikadan çıkarıldıktan sonra bir arkadaşın evinde toplandık.

Çok güzel mandolin çalardı Ertan. O akşam da Hekimoğlu türküsünü çaldı bize, duygulu anlar yaşattı.

O ara nişanlıydı Ertan. Babasına telefon etti, fabrikadaki işinden çıkarıldığını haber verdi ve babasına dedi ki: “Nişanlıma söyleyin ben artık devrimle nişanlıyım.”

Mahir’leri Karadeniz’e aldırtan Erhan’dı

Daha sonra Fatsa’da bulundu. Ziya Yılmaz ve Terzi Fikri (Fikri Sönmez) ile beraberdi orada. Samsun, Trabzon, Ordu, Giresun gibi illerde faaliyetleri oldu. Karadeniz bölgesindeki devrimci hareketin liderlerindendi.

Karadeniz bölgesi TİP kongreleri ile ilgileniyordu. THKP-C olaylarının ardından Mahir’ler hapisten kaçtılar. Onları Karadeniz’e aldıran Ertan oldu. Sonra Kızıldere’de öldürüldüler zaten.

Ertanlar Kızıldere’ye gittiklerinde ben de Fatsa’daydım. Terzi Fikri’yi, beni ve o dönemde orada sol bilinen herkesi, daha Ünye’deki teknisyenler kaçırılmadan içeri aldılar.

MİT’çi ekip neşeyle döndü; öldürülmüşlerdi

Ünye Jandarma Karakolu’nun altında odunluk gibi bir yer var, bizi oraya attılar. O sırada Ekibin başındaki adam kendini Binbaşı Orhan diye tanıtmıştı.

Sonradan öğrendik ki Mehmet Eymur imiş. Kızıldere’de yerlerini tespit ettikleri gün, dedi ki “Bugün kelle almaya gidiyoruz.” Teslim almak gibi niyetleri hiç yoktu.

O sırada biz içerideydik zaten ve MİT’çi ekip neşe içinde merkeze döndü. Öldürüldüklerini bu şekilde öğrendik. Ben olaydan iki yıl sonra hapisten çıktım ve mezarını o zaman ziyaret ettim.

Fatsa’da annesi ile babasının yanına gömülmüş. (HS/EY/NM)

bianet

Hüdai Arıkan: Açlık Grevi’nden Kızıldere’yeAçlık grevi çadırından banka soygununa bir süre hep Hüdai ile beraberdim, boylarımızı da yarıştırırdık, Giresun’da köy çalışması yapmaya da kalkıştık, banka da soyduk. En son “bir şeyler yapmalıyız” notu geldi.Selam sevgili dostum Hüdai,sizleri bizden ayırmalarının üzerinden 38 yıl geçti. Her yıl değişik şekillerde sizi anıyoruz. İsterdim ki Türkiye devrimi gerçekleşse de anmaları tüm ülke birlikte yapmış olsaydık. İki yıl önce yarım otobüs insanla bizden ayrıldığınız yere gitmiştik. Bu bir ilkti. Ali Osman kod isimli sevgili dostum Hüdai seni anlatmaya başlayayım mı ne dersin?Grev çadırında tanıştıkMustafa Hüdai Arıkan hayatıma en çılgın ve en savruk dönemimde girdi. Onu ilk defa 1968 Ekim’inde Ankara İktisadi ve Ticari İlimler Akademi’sinde direniş çadırında Ticaret lisesi mezunlarına kontenjan tanınması için açlık grevi yaparken tanımıştım.Akademidekilerin çoğu hem okuyor hem de devam mecburiyeti olmadığı için çalışıyorlardı. Hüdai de Türkiye Standartlar Enstitüsü’nde memurdu.Hüdai ile çadırda sık sık birlikte olduk. Eylem, hiç de ummadığımız bir sonuçla bitti; 50 kişilik kontenjan tanındı. Dostluğumuz da başarılı bir eylem içinde başlamış oldu.1969 sonlarında, Ankara Kapalı’da yatıyorum. Hüdai ile Şaban İba ziyaretime geldi. Filistin’e gidecekler, fikrimi soruyorlar. Cezaevinde Filistin’den dönerken yakalanmış Yusuf Küpeli ile beraberim. Yusuf örneğini de vererek karşı çıktım.Karşı çıkmam işe aramamış ki; yollara düşmüşler, Filistin’e ulaşamadan Kilis’de yakalanarak korkunç işkencelere uğramış ve bir hafta sonra da Ankara’ya dönmüşlerdi.Hüdai işyerini boşlamıştı artıkBirkaç ay sonra cezaevinden çıktım. Örgüt (Dev-Genç) başka görev vermedikçe Hüdai ile sürekli birlikteydik artık.Hüdai’nin de Kıbrıslı bir kız arkadaşı vardı, ilişkileri çok güzel gidiyordu. Kız Siyasal’ın yurdunda kalıyordu. Hüdai bir gün bana “Benimkinin oda arkadaşı… Senden çok hoşlanıyormuş, ne diyorsun?” diye sorduğunda gerçekten çok hoşuma gitmişti."Birbirinize çok yakıştınız" bile demişti. O insanın içini ısıtan, güven veren ve asla küçümseme içermeyen gülümsemesiyle.Kim daha uzun?Yine bir gün şakalaşıyorduk. Olmayacak şeylerle sanırım kafamızı dağıtıyorduk. Yine böyle boş bir günümüzde ondan uzun olduğumu söyleyip ciddi bir edayla iddiamı sürdürüyordum!O da ‘hadi canım sen de!’ diyerek oyunu devam ettiriyordu."Hayır ben senden uzunum! İstersen boy ölçüşelim" diyerek ikimizi de kahkahalara boğuyordu. Siyasal Yurdundaki bu pandomimayı taçlandırmak için boylarımızı ölçmeye karar veriyoruz.Hiç unutmuyorum asma katta duvara dayanmışız birbirimizin boyunu ölçüyoruz. Ben 1.74, o ise 1.88. Ayaklarımın ucunda yükseliyorum ama yine de ona yetişemiyorum.Böylece onun uzun olduğunu kabul ediyorum. Fakat o beni teselli ediyor, “üzülme daha küçüksün büyürsün” diyerek.Mustafa amcayla, Leyla teyzeHüdai ile dostluğumuzun geliştiği 70 baharında evlerine gitmiştik. Babası Mustafa amca hasta ve hayli yaşlıydı. Leyla teyze daha sonraki aylarda Siyasal yurdunu az aşındırmadı.O gün ağabeyinin bize hoş geldin bile dememesi üzerine Hüdai’nin canı çok sıkılmıştı. Sinirlendiğinde, ki bu fazla olmazdı, başını iki yana çevirip gözlerini sevdiklerinden uzaklaştırarak içinden, tıpkı sessiz dua edenler gibi dudaklarını kıpırdatarak, sanıyorum, kızgınlığını boşaltırdı. Buna küfür demek içimden gelmedi.Fakat orada önemli olan Hüdai’nin kızgınlığı değildi, ortamın gerildiğini herkesten önce hisseden Leyla teyzenin bize izzet ikram için dört dönmesiydi.Şimdi hatırladım bizi evden bırakmak istemiyordu adeta. Tabi Hüdai de bir an önce çıkmak istiyordu.Leyla teyze yurttaLeyla teyze oğlunun peşinde çok koşar, sık sık siyasal yurduna gelirdi. Oğlunu alıp gitmek istiyordu. Hüdai de annesi her geldiğinde yurtta saklanacak bir yerler bulurdu.Leyla teyzenin her gelişinde mutlaka yeni bir kişi “Hüdai yok Teyze” demekle görevli gibiydi. Her gelişinde oğlunu almadan eli boş dönerdi.Fakat o da yeni taktikler geliştirmişti; artık her gelişinde “Hüdai yok” lafını duyduğunda başlıyordu ağlamaya. İşte o zaman bizim ‘yufka yürek Hüdai’ ortaya çıkıp annesini teskin etmeye çalışırdı.Giresun’da köylülerleHüdai ile birlikte Dev-Genç köy çalışmalarına katılmak istiyoruz. “Tamam,” dendi, Çarşamba’ya, İsmet abinin (Çörtük) mekânına, yani Sabo’ya (Sabahattin Kurt) gönderdiler.Sabo Giresun’a hiç gidilmediğini ve orayı denememiz gerektiğini söyledi. Köylere giden yolda uzun uzun yürüdüğümüzü hatırlıyorum.Nihayet daha dar bir yola kıvrılarak bir köye, daha doğrusu bir kahvehaneye ulaştık.Köylüler hava güzel olduğu için dışarıda oturuyordu. Kalabalık bir masaya yanaştık. Selam verip oturduk. Köylüler soru dolu gözlerle bizi izliyorlar."Gidin kendi köylünüze yardımcı olun!"Sabo tecrübeli olduğu için konuya doğrudan girdi. Tam fındık üreticilerinin sorunlarını sıralamaya başlıyorduk ki, orta yaşlı şu an bile yüzünü hatırladığım tipik bir Karadenizli Sabo’nun sözünü kesip “Gençler nerelisiniz?” diye sordu.Sabo Vanlı, Hüdai de Eskişehirli olduğunu söyledi. Aslında Hüdai Çivrilliydi ama memleketini değiştirmek onun için bir oyundu. Ben de Kayseriliyim dedim. Köylü, tepeden tırnağa bizleri süzdükten sonra hepimize tek tek “Senin memleketinde ne yetişir?” diye sordu.Kendi yöremizdeki yetişen ürünleri ve köylülerin uğraşlarını anlattık. Cevapları dikkatlice dinleyen köylü vatandaş, “Biz sorunlarımızı da, ne yapacağımızı da iyi biliriz. Siz gidin kendi köylünüze yardımcı olun,” deyince üçümüz de donup kalmıştık.Zorlanacağımızı biliyorduk da böyle bir cevap beklemiyorduk. Fazla oturmak anlamsızdı. “İyi günler” diyerek oradan uzaklaştık.Moralimiz bozulmuştu. Bu moralle çalışma yapamayacağımızı belirtip gerisin geri Çarşamba’ya ve oradan da Hüdai ile ikimiz Ankara’ya döndük.Makyaj ve peruklarDev-Genç örgütlenmesinin gelişen siyasi mücadele de yetersiz kalması üzerine bilindiği gibi THKP-C’yi kurmuştuk. Hüdai, Hüseyin Cevahir, Ulaş Bardakçı ile birlikte arka planda hazırlık için görevlendirilmiştik.Deniz’lerin banka soygunu bizim eylemleri de hızlandırdı. THKP-C’nin ilk soygun ekibinde görev alacak üç kişi belliydi: Ulaş, Hüseyin ve ben.Bu ekibe daha sonra Mahir Çayan ile Hüdai katılmıştı. Hüdai ile ikimize makyaj yapıldı. Uzun sarı peruklar takacaktık. Benim karakaşlarım fotoğraflardan teşhis edilmemek için inceltilmişti.O gece ancak üç dört saat uyuyabildim. Hüdai’yi uyandırdım. Ulaş çoktan çıkmıştı bile. Makyaj ve peruklarımızı taktıkça bizimle dalga geçiliyordu. Bu da tabii ki gerginliği atmak için ilaç gibiydi.SoygundaVakit geldiğinde Hüdai ile evden çıktık. Banka yakındaydı. Önce arka arkaya, bankaya 50 metre kala da yan yana yürümeye başladık.Tipimiz gerçekten görülmeye değerdi. 1971 başlarında uzun sarı saçlı iki tip yeterince ilginç olsa gerek ki bakışlardan rahatsız olmaya başlamıştık. Sanırım bizi yeni tabirle gey sanmışlardı.Anadolu kültürüyle büyümüş bu iki gerilla soyguna gitme heyecanı, telaşı ve endişesi yerine şimdi başka bir korkunun esiri olmuş adeta koşarcasına bankaya gidiyordu.Telaşımız ve endişelerimizin merkezi değişmiş banka soymak adeta bizim için bir kurtuluş gibi gözüküyordu. Hüdai’nin hiç eksik olmayan sessiz ve güven veren gülüşü ancak banka uzaktan gözüktüğünde yüzüne gelip oturmuştu.Hüdai’den son notHüdai yi en son ne zaman gördüm? Mahir’ler İstanbul’a gittiklerinde biz de Ankara’da eylem timi kurmuştuk. Bunun içinde Hüdai de vardı. En son stadyum soygunu için hazırlandığımızı hatırlıyorumİstanbul’dan eylem haberleri geldikçe Hüdai ile birlikte Yusuf’u sıkıştırmaya başlamıştık. Artık Hüdai ile sürekli dışarıda buluşuyorduk.İstanbul’da eylemlerinin hızlandığı günlerde Hüdai ile buluşamaz olduk. Buluşma isteklerimiz de gizlilik kuralları nedeniyle karşılanmıyordu.Evlere gelen arkadaşlar vasıtasıyla haberleşiyorduk. En son Hüdai’nin ‘bir şeyler yapmalıyız ortak’ diye haber gönderdiğini hatırlıyorum.Leyla ile Mustafa’nın oğlu Hüdai Kızıldere’de öldürüldüğünde 26 yaşındaydı.Hüdai için son sözüm Mahşerin Beyaz Atlısı kitabımın Armağan bölümünde:"Babam gibi bir devlet memuru olan, yaşadığı her alanda gördüğü haksızlıklara karşı çıkarak kendini devrimci harekete bağlayan, gözü dönmüş, aç gözlü, bencil ve insan olarak içi boşalmış kişilerin bile yüzünü kızartacak kadar mütevazı ve aynı tevazu ile ölüme koşan, mükemmel insan ve hala biricik dostum olmayı sürdüren Hüdai seni de buradan selamlıyorum." (SP/NM)bianet

Hüdai Arıkan: Açlık Grevi’nden Kızıldere’ye

Açlık grevi çadırından banka soygununa bir süre hep Hüdai ile beraberdim, boylarımızı da yarıştırırdık, Giresun’da köy çalışması yapmaya da kalkıştık, banka da soyduk. En son “bir şeyler yapmalıyız” notu geldi.

Selam sevgili dostum Hüdai,
sizleri bizden ayırmalarının üzerinden 38 yıl geçti. Her yıl değişik şekillerde sizi anıyoruz. İsterdim ki Türkiye devrimi gerçekleşse de anmaları tüm ülke birlikte yapmış olsaydık. İki yıl önce yarım otobüs insanla bizden ayrıldığınız yere gitmiştik. Bu bir ilkti. Ali Osman kod isimli sevgili dostum Hüdai seni anlatmaya başlayayım mı ne dersin?

Grev çadırında tanıştık

Mustafa Hüdai Arıkan hayatıma en çılgın ve en savruk dönemimde girdi. Onu ilk defa 1968 Ekim’inde Ankara İktisadi ve Ticari İlimler Akademi’sinde direniş çadırında Ticaret lisesi mezunlarına kontenjan tanınması için açlık grevi yaparken tanımıştım.

Akademidekilerin çoğu hem okuyor hem de devam mecburiyeti olmadığı için çalışıyorlardı. Hüdai de Türkiye Standartlar Enstitüsü’nde memurdu.

Hüdai ile çadırda sık sık birlikte olduk. Eylem, hiç de ummadığımız bir sonuçla bitti; 50 kişilik kontenjan tanındı. Dostluğumuz da başarılı bir eylem içinde başlamış oldu.

1969 sonlarında, Ankara Kapalı’da yatıyorum. Hüdai ile Şaban İba ziyaretime geldi. Filistin’e gidecekler, fikrimi soruyorlar. Cezaevinde Filistin’den dönerken yakalanmış Yusuf Küpeli ile beraberim. Yusuf örneğini de vererek karşı çıktım.

Karşı çıkmam işe aramamış ki; yollara düşmüşler, Filistin’e ulaşamadan Kilis’de yakalanarak korkunç işkencelere uğramış ve bir hafta sonra da Ankara’ya dönmüşlerdi.

Hüdai işyerini boşlamıştı artık

Birkaç ay sonra cezaevinden çıktım. Örgüt (Dev-Genç) başka görev vermedikçe Hüdai ile sürekli birlikteydik artık.

Hüdai’nin de Kıbrıslı bir kız arkadaşı vardı, ilişkileri çok güzel gidiyordu. Kız Siyasal’ın yurdunda kalıyordu. Hüdai bir gün bana “Benimkinin oda arkadaşı… Senden çok hoşlanıyormuş, ne diyorsun?” diye sorduğunda gerçekten çok hoşuma gitmişti.

"Birbirinize çok yakıştınız" bile demişti. O insanın içini ısıtan, güven veren ve asla küçümseme içermeyen gülümsemesiyle.

Kim daha uzun?

Yine bir gün şakalaşıyorduk. Olmayacak şeylerle sanırım kafamızı dağıtıyorduk. Yine böyle boş bir günümüzde ondan uzun olduğumu söyleyip ciddi bir edayla iddiamı sürdürüyordum!

O da ‘hadi canım sen de!’ diyerek oyunu devam ettiriyordu.

"Hayır ben senden uzunum! İstersen boy ölçüşelim" diyerek ikimizi de kahkahalara boğuyordu. Siyasal Yurdundaki bu pandomimayı taçlandırmak için boylarımızı ölçmeye karar veriyoruz.

Hiç unutmuyorum asma katta duvara dayanmışız birbirimizin boyunu ölçüyoruz. Ben 1.74, o ise 1.88. Ayaklarımın ucunda yükseliyorum ama yine de ona yetişemiyorum.

Böylece onun uzun olduğunu kabul ediyorum. Fakat o beni teselli ediyor, “üzülme daha küçüksün büyürsün” diyerek.

Mustafa amcayla, Leyla teyze

Hüdai ile dostluğumuzun geliştiği 70 baharında evlerine gitmiştik. Babası Mustafa amca hasta ve hayli yaşlıydı. Leyla teyze daha sonraki aylarda Siyasal yurdunu az aşındırmadı.

O gün ağabeyinin bize hoş geldin bile dememesi üzerine Hüdai’nin canı çok sıkılmıştı. Sinirlendiğinde, ki bu fazla olmazdı, başını iki yana çevirip gözlerini sevdiklerinden uzaklaştırarak içinden, tıpkı sessiz dua edenler gibi dudaklarını kıpırdatarak, sanıyorum, kızgınlığını boşaltırdı. Buna küfür demek içimden gelmedi.

Fakat orada önemli olan Hüdai’nin kızgınlığı değildi, ortamın gerildiğini herkesten önce hisseden Leyla teyzenin bize izzet ikram için dört dönmesiydi.

Şimdi hatırladım bizi evden bırakmak istemiyordu adeta. Tabi Hüdai de bir an önce çıkmak istiyordu.

Leyla teyze yurtta

Leyla teyze oğlunun peşinde çok koşar, sık sık siyasal yurduna gelirdi. Oğlunu alıp gitmek istiyordu. Hüdai de annesi her geldiğinde yurtta saklanacak bir yerler bulurdu.

Leyla teyzenin her gelişinde mutlaka yeni bir kişi “Hüdai yok Teyze” demekle görevli gibiydi. Her gelişinde oğlunu almadan eli boş dönerdi.

Fakat o da yeni taktikler geliştirmişti; artık her gelişinde “Hüdai yok” lafını duyduğunda başlıyordu ağlamaya. İşte o zaman bizim ‘yufka yürek Hüdai’ ortaya çıkıp annesini teskin etmeye çalışırdı.

Giresun’da köylülerle

Hüdai ile birlikte Dev-Genç köy çalışmalarına katılmak istiyoruz. “Tamam,” dendi, Çarşamba’ya, İsmet abinin (Çörtük) mekânına, yani Sabo’ya (Sabahattin Kurt) gönderdiler.

Sabo Giresun’a hiç gidilmediğini ve orayı denememiz gerektiğini söyledi. Köylere giden yolda uzun uzun yürüdüğümüzü hatırlıyorum.

Nihayet daha dar bir yola kıvrılarak bir köye, daha doğrusu bir kahvehaneye ulaştık.

Köylüler hava güzel olduğu için dışarıda oturuyordu. Kalabalık bir masaya yanaştık. Selam verip oturduk. Köylüler soru dolu gözlerle bizi izliyorlar.

"Gidin kendi köylünüze yardımcı olun!"

Sabo tecrübeli olduğu için konuya doğrudan girdi. Tam fındık üreticilerinin sorunlarını sıralamaya başlıyorduk ki, orta yaşlı şu an bile yüzünü hatırladığım tipik bir Karadenizli Sabo’nun sözünü kesip “Gençler nerelisiniz?” diye sordu.

Sabo Vanlı, Hüdai de Eskişehirli olduğunu söyledi. Aslında Hüdai Çivrilliydi ama memleketini değiştirmek onun için bir oyundu. Ben de Kayseriliyim dedim. Köylü, tepeden tırnağa bizleri süzdükten sonra hepimize tek tek “Senin memleketinde ne yetişir?” diye sordu.

Kendi yöremizdeki yetişen ürünleri ve köylülerin uğraşlarını anlattık. Cevapları dikkatlice dinleyen köylü vatandaş, “Biz sorunlarımızı da, ne yapacağımızı da iyi biliriz. Siz gidin kendi köylünüze yardımcı olun,” deyince üçümüz de donup kalmıştık.

Zorlanacağımızı biliyorduk da böyle bir cevap beklemiyorduk. Fazla oturmak anlamsızdı. “İyi günler” diyerek oradan uzaklaştık.

Moralimiz bozulmuştu. Bu moralle çalışma yapamayacağımızı belirtip gerisin geri Çarşamba’ya ve oradan da Hüdai ile ikimiz Ankara’ya döndük.

Makyaj ve peruklar

Dev-Genç örgütlenmesinin gelişen siyasi mücadele de yetersiz kalması üzerine bilindiği gibi THKP-C’yi kurmuştuk. Hüdai, Hüseyin Cevahir, Ulaş Bardakçı ile birlikte arka planda hazırlık için görevlendirilmiştik.

Deniz’lerin banka soygunu bizim eylemleri de hızlandırdı. THKP-C’nin ilk soygun ekibinde görev alacak üç kişi belliydi: Ulaş, Hüseyin ve ben.

Bu ekibe daha sonra Mahir Çayan ile Hüdai katılmıştı. Hüdai ile ikimize makyaj yapıldı. Uzun sarı peruklar takacaktık. Benim karakaşlarım fotoğraflardan teşhis edilmemek için inceltilmişti.

O gece ancak üç dört saat uyuyabildim. Hüdai’yi uyandırdım. Ulaş çoktan çıkmıştı bile. Makyaj ve peruklarımızı taktıkça bizimle dalga geçiliyordu. Bu da tabii ki gerginliği atmak için ilaç gibiydi.

Soygunda

Vakit geldiğinde Hüdai ile evden çıktık. Banka yakındaydı. Önce arka arkaya, bankaya 50 metre kala da yan yana yürümeye başladık.

Tipimiz gerçekten görülmeye değerdi. 1971 başlarında uzun sarı saçlı iki tip yeterince ilginç olsa gerek ki bakışlardan rahatsız olmaya başlamıştık. Sanırım bizi yeni tabirle gey sanmışlardı.

Anadolu kültürüyle büyümüş bu iki gerilla soyguna gitme heyecanı, telaşı ve endişesi yerine şimdi başka bir korkunun esiri olmuş adeta koşarcasına bankaya gidiyordu.

Telaşımız ve endişelerimizin merkezi değişmiş banka soymak adeta bizim için bir kurtuluş gibi gözüküyordu. Hüdai’nin hiç eksik olmayan sessiz ve güven veren gülüşü ancak banka uzaktan gözüktüğünde yüzüne gelip oturmuştu.

Hüdai’den son not

Hüdai yi en son ne zaman gördüm? Mahir’ler İstanbul’a gittiklerinde biz de Ankara’da eylem timi kurmuştuk. Bunun içinde Hüdai de vardı. En son stadyum soygunu için hazırlandığımızı hatırlıyorum

İstanbul’dan eylem haberleri geldikçe Hüdai ile birlikte Yusuf’u sıkıştırmaya başlamıştık. Artık Hüdai ile sürekli dışarıda buluşuyorduk.

İstanbul’da eylemlerinin hızlandığı günlerde Hüdai ile buluşamaz olduk. Buluşma isteklerimiz de gizlilik kuralları nedeniyle karşılanmıyordu.

Evlere gelen arkadaşlar vasıtasıyla haberleşiyorduk. En son Hüdai’nin ‘bir şeyler yapmalıyız ortak’ diye haber gönderdiğini hatırlıyorum.

Leyla ile Mustafa’nın oğlu Hüdai Kızıldere’de öldürüldüğünde 26 yaşındaydı.

Hüdai için son sözüm Mahşerin Beyaz Atlısı kitabımın Armağan bölümünde:

"Babam gibi bir devlet memuru olan, yaşadığı her alanda gördüğü haksızlıklara karşı çıkarak kendini devrimci harekete bağlayan, gözü dönmüş, aç gözlü, bencil ve insan olarak içi boşalmış kişilerin bile yüzünü kızartacak kadar mütevazı ve aynı tevazu ile ölüme koşan, mükemmel insan ve hala biricik dostum olmayı sürdüren Hüdai seni de buradan selamlıyorum." (SP/NM)

bianet

Sabo: Yirmilerinde Bir Dev-Gençli HalaSabahattin Kurt çalışkan, cefakar ve komikti; sosyal demokrasiyle başladı, devrimci gençlik eylemlerinde yer almakta gecikmedi, yaralandı, kaçaklıklar yaşadı, Karadeniz köylüleriyle çalışması onu Kızıldere’ye taşıdı.1967-68 yılında üniversite hayatımız başladığında Ankara Siyasal da Sabahattin’le aynı sınıfta idik.Bütün dünyada olduğu gibi Türkiye’de de gençlik hareketleri başlamış, daha adaletli bir dünya isteği gençliğin çoğunu sol talepler etrafında toplamıştı.Siyasal Bilgiler Fakültesi (SBF) zaten solda duran öğrencilerin tercih ettiği bir yerdi. Okula öyle gelmeyenler bile bu havadan etkileniyordu.Sosyal demokrasiden devrimciliğeSabahattin, Zafer Kutlu ve birkaç arkadaşı ile birlikte Orta Sol Derneği’ndeydi. Sonra orta solun daha radikal kanadı olarak ayrılmışlar ve Sosyal Demokrasi Derneği kurmuşlardı ama genelde bizimle hareket ederlerdi.Sonunda derneği dağıttılar ve Fikir Kulübü’ne katıldılar. Sabahattin o dönem başlayan kitlesel eylemler içinde yer almakta gecikmedi.Sabahattin kendine has biriydi. Van’dan gelmişti. Kürt’tü ama Kürtlüğünü öne süren biri değildi. O zaman, bugünkü tarzda bir siyaset yoktu tabii.Devrimci Doğu Kültür Ocakları (DDKO) yeni kuruluyordu. Devrimci gençler ortak mücadeleden yanaydı.Deniz en çok Sabo’ya takılırdıKişilik olarak herkese olumlu yaklaşır, kimseyle kavga etmezdi. Çalışkandı. cefakar denilen tiplerdendi. Hepimiz bir işin ucundan tutmuştuk ama o daha fazlasını yüklenenlerdendi.Sabahattin arkadaş canlısı herkese dosttu. İnsanları kırmak istememekten gelen bir boyun eğmişlik hali vardı. Deniz (Gezmiş) Filistin dönüşü SBF yurtlarında kalırken en çok takıldığı arkadaşlardan biriydi. Çünkü Sabahattin şaka kaldırırdı, sinirlenmezdi.Özel lafları vardı. Mesela herkese “abem, abim” derdi. Aramızdaki adı Sabo idi.Beşevler’de yaralandıÖğrenci dernekleri seçimleri ile başlayan okullarda hakimiyeti ele geçirme mücadelesi gerilimi tırmandırdı.Kavgalar giderek arttı. Komando kamplarından gelen Milliyetçi Hareket Partili (MHP), ülkücüler/komandolar okullarda devrimcilere saldırmaya başladılar. Silah devreye girdi.Ankara Beşevler bölgesi, bir dönem çatışmaların en yoğun yaşandığı yerlerdendi. Çünkü Ülkücüler bölgeye hakim olmak istiyordu. Devrimci gençler ise buna direniyordu.Yine böyle bir gün Beşevler’deki Akademi (İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi) kantinindeyken bir çatışma çıktı. O kavgada silah kullanıldı ve Sabo yaralandı çatışmada.Seken kurşunlardan biri bacağına isabet etti.İyileşince KaradenizHastaneye götüremedik. Bu tür durumlarda polis hemen yaralıyı gözaltına aldığı için götüremezdik.Bir arkadaşımızın evine götürdük. Orada kaldı bir süre, çok sıkılıyordu. İyileşir iyileşmez Karadeniz’e gitti.O sıralar Ege ve Karadeniz’de fındık ve tütün üreticilerinin eylemleri vardı ve devrimci gençler bu eylemlerin yanında yer alıyorlardı. Sabo da Karadeniz yöresinde bu eylemlere katıldı.İğnesi kırık silahSabahattin o dönem uzun bir süre Karadeniz’de kaldı, çalıştı. Ankara’ya döndüğü sıralarda 12 Mart darbesi oldu. Birçok kişi kaçak durumuna düştü. Sabo da tabii. Ve bir süre Ankara’da kalıp Karadeniz’e geçti.Sabo çok cesurdu yine Beşevler yöresinde galiba Fen Fakültesinde üzerine silah doğrultan bir ülkücünün elinden üstüne atlayıp silahı almıştı.Sonra tesadüfen silahın iğnesinin kırık olduğunu anlamıştık. Ucuz kurtulmuştu.Pencereyi açmadan çıkıncaSabo ve birkaç arkadaş kaçak oldukları bir dönemde saklanmak zorundalar. Bir ev tutmuştuk. Orada kalıyorlardı. Evde ses çıkarmamaya çalışıyorlar. Kolay olduğu için evin penceresinden terasa çıkıyorlardı.Bir gün eve gittiğimde herkesin beti benzi atmıştı. Tam olayın üstüne gitmişim ben de. Meğer Sabo pencereden çıkmış ama açık olmayan pencereden.Cam kırılmış, bayağı da gürültü patırtı olmuş, herkes korkmuş. Öyle sakarlıkları da vardı arada.Saffet’le komik türkülerSabo’yu arkadaşları tıknaz, esprili, çalışkan, arada komik türküler söyleyen, can bir dost olarak hatırlarlar. Bu komik türküleri en çok arkadaşımız Saffet’le birlikte söylerlerdi.Bir dönem ben de Karadeniz’e gitmiştim. Fatsa’da Ahmet Atasoy’un evinde kaldık. Duvarda bir çifte asılıydı.Beraber fındık yiyip sohbet ederken Sabo duvardan çifteyi aldı, namlusundan tuttu havaya kaldırdı “abi” dedi, “Bununla nasıl adam dövülür!”.Silahla olan ilişkisi böyleydi işte.Sabo hala yirmilerindeKaradeniz örgütlenmesinde Sabo’nun çok katkısı vardır. Mahirlerin oraya gidişinde, onun Ertan (Saruhan) ve Nihat’ın (Yılmaz) orada oluşturduğu altyapının önemi büyüktü sanırım.60’lı yaşlarımızı sürüyoruz bugünlerde. Sabo yirmilerinde bir Dev-Genç’li hala benim için, tıpkı o güzel dostlukları paylaştığımız diğerleri gibi. (ŞS/NM)bianet

Sabo: Yirmilerinde Bir Dev-Gençli Hala

Sabahattin Kurt çalışkan, cefakar ve komikti; sosyal demokrasiyle başladı, devrimci gençlik eylemlerinde yer almakta gecikmedi, yaralandı, kaçaklıklar yaşadı, Karadeniz köylüleriyle çalışması onu Kızıldere’ye taşıdı.

1967-68 yılında üniversite hayatımız başladığında Ankara Siyasal da Sabahattin’le aynı sınıfta idik.

Bütün dünyada olduğu gibi Türkiye’de de gençlik hareketleri başlamış, daha adaletli bir dünya isteği gençliğin çoğunu sol talepler etrafında toplamıştı.

Siyasal Bilgiler Fakültesi (SBF) zaten solda duran öğrencilerin tercih ettiği bir yerdi. Okula öyle gelmeyenler bile bu havadan etkileniyordu.

Sosyal demokrasiden devrimciliğe

Sabahattin, Zafer Kutlu ve birkaç arkadaşı ile birlikte Orta Sol Derneği’ndeydi. Sonra orta solun daha radikal kanadı olarak ayrılmışlar ve Sosyal Demokrasi Derneği kurmuşlardı ama genelde bizimle hareket ederlerdi.

Sonunda derneği dağıttılar ve Fikir Kulübü’ne katıldılar. Sabahattin o dönem başlayan kitlesel eylemler içinde yer almakta gecikmedi.

Sabahattin kendine has biriydi. Van’dan gelmişti. Kürt’tü ama Kürtlüğünü öne süren biri değildi. O zaman, bugünkü tarzda bir siyaset yoktu tabii.

Devrimci Doğu Kültür Ocakları (DDKO) yeni kuruluyordu. Devrimci gençler ortak mücadeleden yanaydı.

Deniz en çok Sabo’ya takılırdı

Kişilik olarak herkese olumlu yaklaşır, kimseyle kavga etmezdi. Çalışkandı. cefakar denilen tiplerdendi. Hepimiz bir işin ucundan tutmuştuk ama o daha fazlasını yüklenenlerdendi.

Sabahattin arkadaş canlısı herkese dosttu. İnsanları kırmak istememekten gelen bir boyun eğmişlik hali vardı. Deniz (Gezmiş) Filistin dönüşü SBF yurtlarında kalırken en çok takıldığı arkadaşlardan biriydi. Çünkü Sabahattin şaka kaldırırdı, sinirlenmezdi.

Özel lafları vardı. Mesela herkese “abem, abim” derdi. Aramızdaki adı Sabo idi.

Beşevler’de yaralandı

Öğrenci dernekleri seçimleri ile başlayan okullarda hakimiyeti ele geçirme mücadelesi gerilimi tırmandırdı.

Kavgalar giderek arttı. Komando kamplarından gelen Milliyetçi Hareket Partili (MHP), ülkücüler/komandolar okullarda devrimcilere saldırmaya başladılar. Silah devreye girdi.

Ankara Beşevler bölgesi, bir dönem çatışmaların en yoğun yaşandığı yerlerdendi. Çünkü Ülkücüler bölgeye hakim olmak istiyordu. Devrimci gençler ise buna direniyordu.

Yine böyle bir gün Beşevler’deki Akademi (İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi) kantinindeyken bir çatışma çıktı. O kavgada silah kullanıldı ve Sabo yaralandı çatışmada.

Seken kurşunlardan biri bacağına isabet etti.

İyileşince Karadeniz

Hastaneye götüremedik. Bu tür durumlarda polis hemen yaralıyı gözaltına aldığı için götüremezdik.

Bir arkadaşımızın evine götürdük. Orada kaldı bir süre, çok sıkılıyordu. İyileşir iyileşmez Karadeniz’e gitti.

O sıralar Ege ve Karadeniz’de fındık ve tütün üreticilerinin eylemleri vardı ve devrimci gençler bu eylemlerin yanında yer alıyorlardı. Sabo da Karadeniz yöresinde bu eylemlere katıldı.

İğnesi kırık silah

Sabahattin o dönem uzun bir süre Karadeniz’de kaldı, çalıştı. Ankara’ya döndüğü sıralarda 12 Mart darbesi oldu. Birçok kişi kaçak durumuna düştü. Sabo da tabii. Ve bir süre Ankara’da kalıp Karadeniz’e geçti.

Sabo çok cesurdu yine Beşevler yöresinde galiba Fen Fakültesinde üzerine silah doğrultan bir ülkücünün elinden üstüne atlayıp silahı almıştı.

Sonra tesadüfen silahın iğnesinin kırık olduğunu anlamıştık. Ucuz kurtulmuştu.

Pencereyi açmadan çıkınca

Sabo ve birkaç arkadaş kaçak oldukları bir dönemde saklanmak zorundalar. Bir ev tutmuştuk. Orada kalıyorlardı. Evde ses çıkarmamaya çalışıyorlar. Kolay olduğu için evin penceresinden terasa çıkıyorlardı.

Bir gün eve gittiğimde herkesin beti benzi atmıştı. Tam olayın üstüne gitmişim ben de. Meğer Sabo pencereden çıkmış ama açık olmayan pencereden.

Cam kırılmış, bayağı da gürültü patırtı olmuş, herkes korkmuş. Öyle sakarlıkları da vardı arada.

Saffet’le komik türküler

Sabo’yu arkadaşları tıknaz, esprili, çalışkan, arada komik türküler söyleyen, can bir dost olarak hatırlarlar. Bu komik türküleri en çok arkadaşımız Saffet’le birlikte söylerlerdi.

Bir dönem ben de Karadeniz’e gitmiştim. Fatsa’da Ahmet Atasoy’un evinde kaldık. Duvarda bir çifte asılıydı.

Beraber fındık yiyip sohbet ederken Sabo duvardan çifteyi aldı, namlusundan tuttu havaya kaldırdı “abi” dedi, “Bununla nasıl adam dövülür!”.

Silahla olan ilişkisi böyleydi işte.

Sabo hala yirmilerinde

Karadeniz örgütlenmesinde Sabo’nun çok katkısı vardır. Mahirlerin oraya gidişinde, onun Ertan (Saruhan) ve Nihat’ın (Yılmaz) orada oluşturduğu altyapının önemi büyüktü sanırım.

60’lı yaşlarımızı sürüyoruz bugünlerde. Sabo yirmilerinde bir Dev-Genç’li hala benim için, tıpkı o güzel dostlukları paylaştığımız diğerleri gibi. (ŞS/NM)

bianet

Saffet Alp: Başeğmeyen ve Mağrur Bir YüzHavacı teğmen Saffet Kemalist subayların sosyalist dünya görüşüne çekilmesi için uğraşıyordu; çok yakışıklı, heyecanlı, atak ve kibardı.68 kuşağı içinde yer alan insanlar olarak toplumsal sorunlara duyarlıydık. Bu toplumsal duyarlılık sadece sivil kesimdeki gençlikte değil askeri kesimde de söz konusuydu.Kara Kuvvetleri’ndeki subaylar olarak ülke sorunları ve sol dünya görüşüyle ilgilenirken denizci ve havacı genç subaylarla da bir tanışıklık ve bağlantı içindeydik.Bu çerçevede havacı bir teğmen olan Saffet Alp’i tanımıştım. Fizik olarak son derece yakışıklı, gayet düzgün konuşan, heyecanlı ve atak bir havası vardı.Tartışmalarda kimi zaman keskin ve radikal görüşlere sahipti. O dönemde genç bir subay olarak Ordu Yardımlaşma Kurumu’nun (OYAK) yapısına ve sermaye kesimi ile ilişkisine eleştirel bir çerçevede bakıyorduk.Saffet de, bu eleştirinin subay camiasında daha etkili bir biçimde yaygınlaşmasını savunuyordu.Teğmen Saffet Alp, 12 Mart 1971 Muhtırası öncesi Kemalist, yurtsever nitelikteki subayların daha sol bir çiziye, sosyalist dünya görüşüne çekilmesi gerektiği üzerinde ısrarla duruyordu.Gözüpek, cesur bir kişiliğe sahip olduğu hemen dikkati çekiyordu. Ama aynı zamanda kibar, centilmen bir tavrı da vardı.Şark hizmetim çıkması nedeniyle irtibatım kesildi. Bir süre sonra da, 13 Şubat 1972 tarihinde gözaltına alındım, Ziverbey Köşkü’ndeki sorgudan sonra Selimiye’ye getirildim.Selimiye Askeri Cezaevi’nde daha henüz koğuşlara geçmemiştik, üç kişi küçük bir odada kalıyorduk.Günlerden Kızıldere olayının ertesi günüydü (31 Mart 1972). Gazetelerin birinci sayfasında Kızıldere’de öldürülenlerin resimleri vardı.Saffet de onların içindeydi, hepsi için çok büyük üzüntü duyduk. Hele insan, tanıdığı bir kişinin o şekilde resmini görünce çok kötü ve tuhaf oluyordu.Çaresizlik içinde bir an, onun baş eğmeyen ve aynı zamanda mağrur olan yüzü gözlerimin önünden geçti…(AÖ/NM)* Atilla Özsever 12 Mart döneminin piyade üsteğmeni, şimdi gazeteci, öğretim üyesiSaffet Alp (sağda) bianet

Saffet Alp: Başeğmeyen ve Mağrur Bir Yüz

Havacı teğmen Saffet Kemalist subayların sosyalist dünya görüşüne çekilmesi için uğraşıyordu; çok yakışıklı, heyecanlı, atak ve kibardı.

68 kuşağı içinde yer alan insanlar olarak toplumsal sorunlara duyarlıydık. Bu toplumsal duyarlılık sadece sivil kesimdeki gençlikte değil askeri kesimde de söz konusuydu.

Kara Kuvvetleri’ndeki subaylar olarak ülke sorunları ve sol dünya görüşüyle ilgilenirken denizci ve havacı genç subaylarla da bir tanışıklık ve bağlantı içindeydik.

Bu çerçevede havacı bir teğmen olan Saffet Alp’i tanımıştım. Fizik olarak son derece yakışıklı, gayet düzgün konuşan, heyecanlı ve atak bir havası vardı.

Tartışmalarda kimi zaman keskin ve radikal görüşlere sahipti. O dönemde genç bir subay olarak Ordu Yardımlaşma Kurumu’nun (OYAK) yapısına ve sermaye kesimi ile ilişkisine eleştirel bir çerçevede bakıyorduk.

Saffet de, bu eleştirinin subay camiasında daha etkili bir biçimde yaygınlaşmasını savunuyordu.

Teğmen Saffet Alp, 12 Mart 1971 Muhtırası öncesi Kemalist, yurtsever nitelikteki subayların daha sol bir çiziye, sosyalist dünya görüşüne çekilmesi gerektiği üzerinde ısrarla duruyordu.

Gözüpek, cesur bir kişiliğe sahip olduğu hemen dikkati çekiyordu. Ama aynı zamanda kibar, centilmen bir tavrı da vardı.

Şark hizmetim çıkması nedeniyle irtibatım kesildi. Bir süre sonra da, 13 Şubat 1972 tarihinde gözaltına alındım, Ziverbey Köşkü’ndeki sorgudan sonra Selimiye’ye getirildim.

Selimiye Askeri Cezaevi’nde daha henüz koğuşlara geçmemiştik, üç kişi küçük bir odada kalıyorduk.

Günlerden Kızıldere olayının ertesi günüydü (31 Mart 1972). Gazetelerin birinci sayfasında Kızıldere’de öldürülenlerin resimleri vardı.

Saffet de onların içindeydi, hepsi için çok büyük üzüntü duyduk. Hele insan, tanıdığı bir kişinin o şekilde resmini görünce çok kötü ve tuhaf oluyordu.

Çaresizlik içinde bir an, onun baş eğmeyen ve aynı zamanda mağrur olan yüzü gözlerimin önünden geçti…(AÖ/NM)

* Atilla Özsever 12 Mart döneminin piyade üsteğmeni, şimdi gazeteci, öğretim üyesi

Saffet Alp (sağda) 

bianet

Nihat Yılmaz: Devrimin ŞoförüFatsa Bozdağı köyünden Nihat ortaokulu bırakmak zorunda kalınca kamyon şoförü oldu; evliydi, iki kızı bir oğlu vardı. Türkiye İşçi Partisi’nin aktif üyelerindendi, Kızıldere’de katledildiğince otuz beşindeydi. Ziya Yılmaz anlatıyor.Nihat benim çocukluk arkadaşım. Yaşasaydı bu yıl 73 olacaktı, Kızıldere’de katledildiğinde otuz beşindeydi.Fatsa’nın Bozdağı köyünden Ayşe ile Şevki’nin oğlu; çiftçi çocuğu ve çiftçi. Babası öldüğünde Nihat çok küçüktü, üç kardeşinin de en büyüğüydü. Partili yaşamı TİP’le başladıİlkokulu Bozdağı köyünde birlikte okuduk. Ortaokul için Fatsa’ya gitti. Biraz okudu ama ailevi nedenlerle bitiremedi. Ağır vasıta şoförü oldu. 1967’de Fatsa’da Türkiye İşçi Partisi (TİP) kurulunca Nihat’ın partili yaşamı başladı. TİP, Fatsa’da çok canlıydı. Bu canlılık, insanların ilgisi dikkatlerden kaçmadı. Hatta Fatsa TİP’in 1968’deki ilk kongresi basıldı, yapılamadı.Fındık mitinglerinden köylü yürüyüşlerineNihat da kongre basıldığında oradaydı. TİP’in Nihat Saygın, Şevki Akşit, Adil Kurtel gibi önde gelen isimleri kongre için Ankara’dan gelmişlerdi.Bu isimler saldırının asıl hedefleri arasındaydı. Nihat onların başına bir iş gelmemesi için elinden geleni yaptı.Nihat partinin bütün faaliyetlerine katılırdı. Ordu’daki fındık mitinglerinde, köylü yürüyüşlerinde Nihat hep vardı. Sözüne çok sadık bir devrimciydi.Dağda mahsur kalınıncaSabahattin Kurt, Ercan Erzincan, Ertan Saruhan ve Ahmet Atasoy bir haftalık kır çalışması yapacaklardı. Onları oraya Nihat götürmüştü.Köylerde köylülere gözükmeden yapılacaktı çalışma ama kar bastırmış. Dağda mahsur kalmışlar. Ahmet Atasoy dağdan tek başına inip Fatsa’ya gelip, benimle irtibat kurunca durumu öğrendik. Haberi alınca Nihat’la birlikte yola koyulduk. Onları bir dağ kulübesinde bulduk, Fatsa’ya getirdik.Eşi, iki kızı ve bir oğluBen daha sonra İstanbul’a geçtim. Nihat devrimci faaliyetlerine Fatsa’da Kızıldere’ye kadar devam etti. Nezihe ile evliydi; iki kızı bir oğlu var. (EY) bianet

Nihat Yılmaz: Devrimin Şoförü

Fatsa Bozdağı köyünden Nihat ortaokulu bırakmak zorunda kalınca kamyon şoförü oldu; evliydi, iki kızı bir oğlu vardı. Türkiye İşçi Partisi’nin aktif üyelerindendi, Kızıldere’de katledildiğince otuz beşindeydi. Ziya Yılmaz anlatıyor.

Nihat benim çocukluk arkadaşım. Yaşasaydı bu yıl 73 olacaktı, Kızıldere’de katledildiğinde otuz beşindeydi.

Fatsa’nın Bozdağı köyünden Ayşe ile Şevki’nin oğlu; çiftçi çocuğu ve çiftçi. Babası öldüğünde Nihat çok küçüktü, üç kardeşinin de en büyüğüydü. 

Partili yaşamı TİP’le başladı

İlkokulu Bozdağı köyünde birlikte okuduk. Ortaokul için Fatsa’ya gitti. Biraz okudu ama ailevi nedenlerle bitiremedi. Ağır vasıta şoförü oldu. 

1967’de Fatsa’da Türkiye İşçi Partisi (TİP) kurulunca Nihat’ın partili yaşamı başladı. TİP, Fatsa’da çok canlıydı. Bu canlılık, insanların ilgisi dikkatlerden kaçmadı. Hatta Fatsa TİP’in 1968’deki ilk kongresi basıldı, yapılamadı.

Fındık mitinglerinden köylü yürüyüşlerine

Nihat da kongre basıldığında oradaydı. TİP’in Nihat Saygın, Şevki Akşit, Adil Kurtel gibi önde gelen isimleri kongre için Ankara’dan gelmişlerdi.

Bu isimler saldırının asıl hedefleri arasındaydı. Nihat onların başına bir iş gelmemesi için elinden geleni yaptı.

Nihat partinin bütün faaliyetlerine katılırdı. Ordu’daki fındık mitinglerinde, köylü yürüyüşlerinde Nihat hep vardı. Sözüne çok sadık bir devrimciydi.

Dağda mahsur kalınınca

Sabahattin Kurt, Ercan Erzincan, Ertan Saruhan ve Ahmet Atasoy bir haftalık kır çalışması yapacaklardı. Onları oraya Nihat götürmüştü.

Köylerde köylülere gözükmeden yapılacaktı çalışma ama kar bastırmış. Dağda mahsur kalmışlar. Ahmet Atasoy dağdan tek başına inip Fatsa’ya gelip, benimle irtibat kurunca durumu öğrendik. 

Haberi alınca Nihat’la birlikte yola koyulduk. Onları bir dağ kulübesinde bulduk, Fatsa’ya getirdik.

Eşi, iki kızı ve bir oğlu

Ben daha sonra İstanbul’a geçtim. Nihat devrimci faaliyetlerine Fatsa’da Kızıldere’ye kadar devam etti. 

Nezihe ile evliydi; iki kızı bir oğlu var. (EY) 

bianet

Dürdane Atasoy: “Ahmet Kazada da Ölebilirdi, Bak Şimdi Işık Oldu…”Fatsalı Ahmet Atasoy çiftçiydi, işçiydi, devrimciydi. Kızıldere’de katledildiğinin ertesi günü oğlu doğdu. “Erkek, kız farketmez adını Kurtuluş koy” demişti eşine, evinden ayrılırken. Dürdane Atasoy anlatıyor.Uzaktan akrabayız. Biz Samsun Termal’den; Ahmet Fatsa Yapraklı köyünden. Görücü usulüyle evlendik. Evlenmeden önce birbirimizi gördük tabii, uzaktan bakıyorduk birbirimize.İstemesem babam beni vermezdi. İstedim. Bizim köyde kına gecesi yaptık, Yapraklı’da da düğün. 1965’te, bahar geliyordu; martta. 18 yaşındaydım.Ahmet’ler beş kardeşti, çiftçiydiler. Ahmet orta ikiden ayrılmış, Orman Dairesi’nde çalışıyordu. Ben de okuma yazmayı evde öğrendim.Kalabalık evde hiç ezdirmediEv kalabalıktı; kayınvalide, eltim, eltimin çocukları… İlk zamanlar evde herkesin dediğini yapıyordum. Ahmet evde beni hiç ezdirmedi.Askerden gelince Ziya Yılmaz’ı buldu; onun yanında gazete dağıtıyordu. Kitapları vardı, okurdu. Ertan Saruhan da bize gelir giderdi.Önce bir oğlumuz oldu; daha bebekken yanlış iğneden öldü. Askerden sonra Süheyla doğdu. Ahmet giderken oğlan, kız fark etmez adını “kurtuluş” koy demiştiÇok şakacıydıAhmet çok şakacıydı, herkes onu çok severdi. Devrimci olmadan önce de ona herkes güvenir saygı duyardı, kimse kötü bir şey yapamazdı. Cesaretliydi.Her şeyi aklımda. Fakirdik ama mutsuzluğumuzu görmedim. Sert, sinirli gibi görünürdü ama hiç kavga etmedik. Birbirimizi evlendikten sonra sevdik.Devrimcilerin iyi ve dürüst olduğunu söylerdi bana. Ben de ona inanıyordum. Devrimcileri tanıdıkça da ne kadar doğru söylediğini kendim de gördüm. Kendimize devrimci diyorduk; devrim olacaktı.Şimdiki gençlere öyle fazla inanamıyorum. Eskiler dürüsttü, güveniyorduk. Çoluğumuzu çocuğumuzu emanet ederdik devrimcilere. Daha önceleri ailecek Cumhuriyet Halk Partili idik.Evimizde saklandılarKaçaklıklarında Sinan Kazım, Saffet, Hüdai ve Sabahattin Kurt bizde üç gün kaldılar. İsimlerini bilmiyordum. Bir odada kaldılar, hiç dışarı çıkmadılar. Evdeki çocukları evden çıkarmadım, ağızlarından bir şey kaçırırlar diye.Sinan Kazım’ı hatırlıyorum; evi görünce “sen de Alevi misin” demişti Ahmet’e.Yüzleri açıktı. Yemeklerini veriyorduk. Çay pek içmiyorlardı, süt içiyorlardı.Giderken odunu, unu, kepeği hazırladıDenizleri asacaklardı. Ahmet ayrılırken evin odununu, ununu aldı. İneklerin kepeklerini hazırladı. Bir tanıdığa evimize saman getirmesini de tembihlemiş. Sonra o adamı da aldılar, işkenceler yaptılar, hapiste yatırdılar.Giderken, bana Ertan’la Trabzon tarafına gideceklerini, Denizler asılmasın diye adam kaçıracaklarını söylemişti. Sonra, korkma” dedi, “başka tarafa gidiyorum derim ama evin etrafında bir yerlerde de olabilirim, sen beni görmezsin ben seni görürüm,” dedi. “Korkma” diye tekrarlıyordu.Nezaretten ayaklarım elimde çıktımTeknisyenler kaçırılınca kaynanamı, ağabeyimi ve beni aldılar. Hamileydim. Ağabeyime üç gün üç gece işkence yaptılar."Size kimler geldi", "nereye gittiler" gibi sorular sordular. Kaynanam konuşkan bir kadındı, Yüncü’nün adını o verdi. Ben hep sustum.Evi on kere aradılar, bir şey bulamadılar. Her tarafı toplamıştım, fotoğrafları bile toprağın altına gömmüştüm. Ayaklarım şişmişti, ayakkabılarım elimde nezaretten çıktım.Kızıldere’yi radyodan duyduk. Çığırdım, bağırdım, bağırdım…Kurtuluş’u Kızıldere’nin ertesi günü doğurdumKızıldere’nin ertesi günü Kurtuluş’u doğurdum. Kaynanamla eşimin ağabeyi Cenazeyi aldılar. Ben loğusaydım. Cenaze törenine jiple beni de götürdüler. Ahmet’i alnından vurmuşlar. Ertan’ın ayağı kopmuş, dediler. Bilemiyorum.Alevi dedesinin oğlu cenaze namazını kıldırdı. Davetleri yaptık.Askerler Ahmet öldükten sonra gelmediler. Sadece bir asker geldi, “kocanın kanlı gömleğini getireceğiz,” dedi, ama gelmedi.Yapraklı’da duramadık, Fatsa’ya taşındıkSonra köyde, “bu pisliği köyden çıkaralım” dediler. Çok sıkıntılar çektik. Fındık bahçemiz vardı, yarısı ağanındı. Ahmet varken üzerimize gelememişti. Bahçeyi elimizden aldı.Köyde tehditler artınca, Ertan’ın babası dava vekiliydi, “çıkın kızım bu köyden” dedi. Fatsa’ya taşındık. Sahilde bir evde kalıyorduk, Çevrede “bıyıklı adamlar geliyor”, diye konuşmaya başladılar. Etraf, Aleviz diye ev sahibin bizi evden çıkarmasını istedi.Fatsa’da Kemal Kara bize ev buldu, taşındık. Ev sahibi CHP’liydi, bizi çok korudu. Fatsa’da Fikri abi (Sönmez) bize çok yardımcı oldu. Kaymakamın kızıyla kızım okuldan arkadaştı. Kaymakam da korudu.Fatsa karakolundan iki üç defa geldiler, buradan çıkın dediler. Komşular yanımıza gelmeye korktular. Sonraki yıllarda onlar da değişti. Eve gelip, “hadi yürüyüşe gidiyoruz”, der oldular. Çok şükür Allahıma, dedim, bu günleri de görecekmişim.Örgü makinesiyle 15 yılBir örgü makinesi aldım, 15 sene örgü dokudum, öyle geçindik.Ahmet öldürüldüğünde kızım üç yaşındaydı; “babam nerde” diye soruyordu. “Öldü” dediler. Kurtuluş babasını hiç bilemedi. Kurtuluş beş altı yaşına geldiğinde devrimciler çoğaldı.Süheyla liseyi bitirdi, Kurtuluş da okudu. İkisi de çalışıyor.12 Eylül’den sonra İstanbul12 Eylül’den sonra 1980’de İstanbul’a taşındık. Ağabeyim Almanya’dan döndü, Gazi Osman Paşa’da oturmaya başladık.Almanya’dan kardeşlerim yardım ettim, İstanbul’da konfeksiyonda temizlikçilik yaptım. Ahmet evlenmeden önce İstanbul’da çalışmış, eski sigortalarını topladık, borçlandık. Ahmet’in üzerinden şimdi emekli maaşı alıyorum.Üç torunum var. Hen kızın hem de oğlanın evinde kalıyorum. Torunlara bakıyorum. Torunlar büyüyünce kendi evime çıkacağım.Gurur duyurucu bir şey. N’apalım, trafik kazasında da ölebilirdi. Bak, şimdi burada, Ümraniye’de gençler Kızıldere’de öldürülenleri anıyor. Onlar ışık oldu, Ahmet ışık oldu. (DA/NM) bianet

Dürdane Atasoy: “Ahmet Kazada da Ölebilirdi, Bak Şimdi Işık Oldu…”

Fatsalı Ahmet Atasoy çiftçiydi, işçiydi, devrimciydi. Kızıldere’de katledildiğinin ertesi günü oğlu doğdu. “Erkek, kız farketmez adını Kurtuluş koy” demişti eşine, evinden ayrılırken. Dürdane Atasoy anlatıyor.

Uzaktan akrabayız. Biz Samsun Termal’den; Ahmet Fatsa Yapraklı köyünden. Görücü usulüyle evlendik. Evlenmeden önce birbirimizi gördük tabii, uzaktan bakıyorduk birbirimize.

İstemesem babam beni vermezdi. İstedim. Bizim köyde kına gecesi yaptık, Yapraklı’da da düğün. 1965’te, bahar geliyordu; martta. 18 yaşındaydım.

Ahmet’ler beş kardeşti, çiftçiydiler. Ahmet orta ikiden ayrılmış, Orman Dairesi’nde çalışıyordu. Ben de okuma yazmayı evde öğrendim.

Kalabalık evde hiç ezdirmedi

Ev kalabalıktı; kayınvalide, eltim, eltimin çocukları… İlk zamanlar evde herkesin dediğini yapıyordum. Ahmet evde beni hiç ezdirmedi.

Askerden gelince Ziya Yılmaz’ı buldu; onun yanında gazete dağıtıyordu. Kitapları vardı, okurdu. Ertan Saruhan da bize gelir giderdi.

Önce bir oğlumuz oldu; daha bebekken yanlış iğneden öldü. Askerden sonra Süheyla doğdu. Ahmet giderken oğlan, kız fark etmez adını “kurtuluş” koy demişti

Çok şakacıydı

Ahmet çok şakacıydı, herkes onu çok severdi. Devrimci olmadan önce de ona herkes güvenir saygı duyardı, kimse kötü bir şey yapamazdı. Cesaretliydi.

Her şeyi aklımda. Fakirdik ama mutsuzluğumuzu görmedim. Sert, sinirli gibi görünürdü ama hiç kavga etmedik. Birbirimizi evlendikten sonra sevdik.

Devrimcilerin iyi ve dürüst olduğunu söylerdi bana. Ben de ona inanıyordum. Devrimcileri tanıdıkça da ne kadar doğru söylediğini kendim de gördüm. Kendimize devrimci diyorduk; devrim olacaktı.

Şimdiki gençlere öyle fazla inanamıyorum. Eskiler dürüsttü, güveniyorduk. Çoluğumuzu çocuğumuzu emanet ederdik devrimcilere. Daha önceleri ailecek Cumhuriyet Halk Partili idik.

Evimizde saklandılar

Kaçaklıklarında Sinan Kazım, Saffet, Hüdai ve Sabahattin Kurt bizde üç gün kaldılar. İsimlerini bilmiyordum. Bir odada kaldılar, hiç dışarı çıkmadılar. Evdeki çocukları evden çıkarmadım, ağızlarından bir şey kaçırırlar diye.

Sinan Kazım’ı hatırlıyorum; evi görünce “sen de Alevi misin” demişti Ahmet’e.

Yüzleri açıktı. Yemeklerini veriyorduk. Çay pek içmiyorlardı, süt içiyorlardı.

Giderken odunu, unu, kepeği hazırladı

Denizleri asacaklardı. Ahmet ayrılırken evin odununu, ununu aldı. İneklerin kepeklerini hazırladı. Bir tanıdığa evimize saman getirmesini de tembihlemiş. Sonra o adamı da aldılar, işkenceler yaptılar, hapiste yatırdılar.

Giderken, bana Ertan’la Trabzon tarafına gideceklerini, Denizler asılmasın diye adam kaçıracaklarını söylemişti. Sonra, korkma” dedi, “başka tarafa gidiyorum derim ama evin etrafında bir yerlerde de olabilirim, sen beni görmezsin ben seni görürüm,” dedi. “Korkma” diye tekrarlıyordu.

Nezaretten ayaklarım elimde çıktım

Teknisyenler kaçırılınca kaynanamı, ağabeyimi ve beni aldılar. Hamileydim. Ağabeyime üç gün üç gece işkence yaptılar.

"Size kimler geldi", "nereye gittiler" gibi sorular sordular. Kaynanam konuşkan bir kadındı, Yüncü’nün adını o verdi. Ben hep sustum.

Evi on kere aradılar, bir şey bulamadılar. Her tarafı toplamıştım, fotoğrafları bile toprağın altına gömmüştüm. Ayaklarım şişmişti, ayakkabılarım elimde nezaretten çıktım.

Kızıldere’yi radyodan duyduk. Çığırdım, bağırdım, bağırdım…

Kurtuluş’u Kızıldere’nin ertesi günü doğurdum

Kızıldere’nin ertesi günü Kurtuluş’u doğurdum. Kaynanamla eşimin ağabeyi Cenazeyi aldılar. Ben loğusaydım. Cenaze törenine jiple beni de götürdüler. Ahmet’i alnından vurmuşlar. Ertan’ın ayağı kopmuş, dediler. Bilemiyorum.

Alevi dedesinin oğlu cenaze namazını kıldırdı. Davetleri yaptık.

Askerler Ahmet öldükten sonra gelmediler. Sadece bir asker geldi, “kocanın kanlı gömleğini getireceğiz,” dedi, ama gelmedi.

Yapraklı’da duramadık, Fatsa’ya taşındık

Sonra köyde, “bu pisliği köyden çıkaralım” dediler. Çok sıkıntılar çektik. Fındık bahçemiz vardı, yarısı ağanındı. Ahmet varken üzerimize gelememişti. Bahçeyi elimizden aldı.

Köyde tehditler artınca, Ertan’ın babası dava vekiliydi, “çıkın kızım bu köyden” dedi. Fatsa’ya taşındık. Sahilde bir evde kalıyorduk, Çevrede “bıyıklı adamlar geliyor”, diye konuşmaya başladılar. Etraf, Aleviz diye ev sahibin bizi evden çıkarmasını istedi.

Fatsa’da Kemal Kara bize ev buldu, taşındık. Ev sahibi CHP’liydi, bizi çok korudu. Fatsa’da Fikri abi (Sönmez) bize çok yardımcı oldu. Kaymakamın kızıyla kızım okuldan arkadaştı. Kaymakam da korudu.

Fatsa karakolundan iki üç defa geldiler, buradan çıkın dediler. Komşular yanımıza gelmeye korktular. Sonraki yıllarda onlar da değişti. Eve gelip, “hadi yürüyüşe gidiyoruz”, der oldular. Çok şükür Allahıma, dedim, bu günleri de görecekmişim.

Örgü makinesiyle 15 yıl

Bir örgü makinesi aldım, 15 sene örgü dokudum, öyle geçindik.

Ahmet öldürüldüğünde kızım üç yaşındaydı; “babam nerde” diye soruyordu. “Öldü” dediler. Kurtuluş babasını hiç bilemedi. Kurtuluş beş altı yaşına geldiğinde devrimciler çoğaldı.

Süheyla liseyi bitirdi, Kurtuluş da okudu. İkisi de çalışıyor.

12 Eylül’den sonra İstanbul

12 Eylül’den sonra 1980’de İstanbul’a taşındık. Ağabeyim Almanya’dan döndü, Gazi Osman Paşa’da oturmaya başladık.

Almanya’dan kardeşlerim yardım ettim, İstanbul’da konfeksiyonda temizlikçilik yaptım. Ahmet evlenmeden önce İstanbul’da çalışmış, eski sigortalarını topladık, borçlandık. Ahmet’in üzerinden şimdi emekli maaşı alıyorum.

Üç torunum var. Hen kızın hem de oğlanın evinde kalıyorum. Torunlara bakıyorum. Torunlar büyüyünce kendi evime çıkacağım.

Gurur duyurucu bir şey. N’apalım, trafik kazasında da ölebilirdi. Bak, şimdi burada, Ümraniye’de gençler Kızıldere’de öldürülenleri anıyor. Onlar ışık oldu, Ahmet ışık oldu. (DA/NM) 

bianet

Kardeşim Kazım’ı Gizlice Gömdüler…Yanımızda iki polis bırakıp, bizi morgun olduğu yere aldılar. Ötekiler tabutla taksiyi de alıp mezarlığın içine doğru gittiler. Yirmi dakika sonra geldiler… Biz hangi mezara defnedildiğini bilemiyoruz. Ama bize ölüm ve nakil evraklarını geri verdiler. Müdür “alın bunları şubeye götürüp ifadelerini alın” dedi ve gitti.Haberi 31 Mart 1972 günü çıkan günlük gazetelerden öğrendik. Hemen ağabeyim Hasan Özüdoğru ile babam Ali Özüdoğru’nun çalıştığı Mithat Paşa Caddesi No 37’deki TRT genel müdürlüğüne gittik.Babam izin alıp bizimle Kızılay binasının karşısındaki Güven Parkı’na kadar geldiğimizde çok sıkıntılı idi… Bize ve herkese bağırıp çağırıyordu.Kızıldere’ye gidip cenazeyi alacağımızı; kendisinin gelip gelmeyeceğini sorduk.Niksar’a doğruBabam da “ben gelmeyeceğim, siz ne yaparsanız yapın,” cevabını verdikten sonra bizi bu süreçte hiç yalnız bırakmayan eşimin amcasının oğlu Hüseyin Durunesil’e Tokat’a giden otobüslerden bilet almasını söyleyip ağabeyimle birlikte benim eve döndük.Cenazelerin Niksar’a getirildiğini radyo ve gazetelerden öğrenmiştik.Ancak Niksar’dan araba tutup cenazeyi Ankara’ya getirecek paramız yoktu. Ben bir özel inşaat şirketinde çalışıyordum. Eşim de Dikmen Caddesi Zeki Bey durağında küçük, on metrekarelik bir bakkal dükkânını çalıştırıyordu.O günkü hasılatı yanımıza aldık ama o para bizi ancak Niksar’a götürüp otobüsle dönme masrafımızı karşılayabilirdi.Biz oradan otobüsle cenazeyi getirmemizin imkansız olduğunu düşünerek biz gelene kadar en az bin lira temin etmesini söyledik ve saatimiz geldiğinde otobüsle ağabeyim ve Hüseyin Durunesil ile birlikte hareket ettik.Tokat’taSabah saatlerinde Tokat’a indiğimizde yeni açılmış bir kahvede birer simit ile çaylar içildikten sonra Niksar ‘a saat 9’dan sonra dolmuş olduğunu öğrendik. Biz en iyisi Ankara’ya cenazeyi götürecek bir taksi bulup hem bizi Niksar’a götürmüş olur hem de oradan Ankara’ya döneriz düşüncesi ile taksi aramaya başladık.Ama taksiciler hem bize soğuk bakıyor, hem de korkuyla “yok kardeşim biz bu işlere bulaşmayız” kabilinden cevaplar veriyordu… Birkaç durak gezdik olumlu cevap alamadık.Aynı durakları tekrar turlarken, durağın birisinden yaklaşık otuz beş kırk yaşlarında birisi “ben götürürüm kardeşim” dedi. İsmini hatırlayamadığım bu şoför ile 800 liraya anlaştık.Niksar’daŞimdi gözümün önüne getiriyorum, arabanın arkası kelebek kanatlarına benzeyen 58—59 model şevrole marka damalı bir taksi ile önce Niksar’a gittik.Bir hastanenin bodrum katında cesetlerin bulunduğu yere geldiğimizde iki ceset ile karşılaştık.Birisi kardeşim Sinan Kazım Özüdoğru, diğerinin Ahmet Atasoy olduğunu söylediler.Kazım’laCesedinin başına vardığımızda, Kazım’ı giysileriyle kanlar içinde ortalığa alelade atılmış vaziyette sol ayak bileğinden aşağısının top mermisi götürmüş ve alnının ortasında bir kurşun deliği açılmış vaziyette bulduk.Alnının ortasındaki kurşun yarasına hala bir anlam veremiyorum. Top dışarıdan atıldıktan sonra kimbilir kaç dakikalar veye saatler geçtikten sonra cesedin başına gelen güvenlik görevlisi (sadist) ölmüş insana neden kurşun sıkar?!Şunu söylemeden geçemeyeceğim; işte bu kindarlıklarla o günün gençliğini tahrik ederek silahlandırdılar. Ve kendi yaratmış oldukları anarşinin yolunu açtılar. Sırf kapitalizme hizmet vermek için …Güdümlü kapitalizm de emperyalizme hizmet ve sadakat için 68 kuşağı dediğimiz özelikle bilim yuvalarında yetişen gençliğin kimilerini katlettiler, kimilerini de cezaevlerinde çürüttüler. Bir çoğunu da fişleyerek kamu hizmetlerinde yoksun bıraktılar. Demek ki, devlet böyle bir şey…Tabut bulamıyoruzNeyse, biz yolculuğumuza devam edelim… Niksar’dan bir tabut temin etmeye çalıştık. Hazır tabut bulamadık. Hastane yetkilileri “biz elimizdeki tabutu satamayız” dediler.Bu sefer Nikar’ın içerisinde ve sanayisinde marangoz aradık. Bulduğumuz marangozun birisine tabutu o zamanın fiyatının iki katına yaptırabildik.Parasını da mobilya imalatçısı olan kayınbiraderim Hüseyin Durunesil verdi. Hemen tabutu alır almaz cesedi elbiseleri ile birlikte tabuta yerleştirip cenaze nakil işlemlerini yaptırmak için savcılığa geldik.Arabanın etrafı sarılıÖnce savcı bizi sorguladı… “Neden cenazeyi Ankara’ya götürüyorsunuz, bak siz Sivaslı imişsiniz” dedi, biz de “Sivas’tan 1960 yılında ayrıldık. Ailenin tamamı dedem, babam, ağabeyim ve ben hepimiz Ankara’da yaşıyoruz”, diyerek, biraz zorlanarak nakil evraklarını aldık.Savcılığın önüne çıktığımda en az 300 kişi arabanın etrafını sarmış aleyhte sloganlar atıyorlar… Hemen savcıya gidip önlem alınıp bizi şehir dışına çıkarmalarını talep ettiğimde savcı “bir şey yapmaz onlar, siz devam edin” dediğinde, “savcı bey dışarı çıkıp bir bakın veya dağılmalarını sağlayın” dedim.Savcı mübaşirine “bekçiyi bana çağır” dedi. Bekçiye “topluluğun dağılmasını söyle, arabayı da topluluğun dışına çıkart” dedi. Bekçi savcının emrini söyledi, topluluk dağılmadı.Bize hakaretlerine devam ediyorlar ama fiili bir saldırıları da olmadı. Ben arabaya binip hareket ettiğimizde seslerini daha da yükselten topluluğa aracın önünde oturan Hasan ağabeyim camı açıp cevap vermek istedi.Arka koltuktan ben omzuna elimi bastırıp, “bir şey söyle, camı da kapat” diye rica ettim. O da vazgeçip camı kapattı. Bekçi arabanın iki metre önünde topluluğun açılmasını sağlıyor.Biz de araba ile kaplumbağa yürüyüşü bekçiyi takip ediyoruz. Yalnız topluluk arabayı takip etmiyor. Bekçinin yardımı ile yaklaşık 200 metre gittikten sonra yolumuz açıldı ve Ankara’nın yolunu tuttuk.BenzincideGece saat 23 sularında Ankara’ya 10-15 kilometre kala bir benzin istasyonundan benzinimizi aldık. Tam hareket ederken yanımıza iki kişi gelip “biz bu benzinliğin sahibiyiz, arabamız bozuldu, bizi Ankara’ya kadar alır mısınız” diye rica ettiler.Bu arada tabii arabamızın arkasında tabut görünüyor… Tabutu ne onlar sordu ne de bizim tabutu söyleyecek durumumuz vardı… Buyurun dedik, arabaya bindiler, binince bize “başınız sağolsun, neyinizdi” dediklerinde biz de durumu anlattık.Onlar da herhangi bir olumlu ya da olumsuz tepki vermediler. Yola devam ettik.Polis çeviriyorTam Mamak Askeri Garnizonun önüne gelirken bir polis çevirmesi olduğunu gördük. Bizim arabayı da durdurdular. Bizi durduran polis nakil evraklarını istedi. Verdik. Polis birkaç adım ileri giderek bir telsiz konuşması yaptı.Ama biz ne konuştuğunu duyamıyoruz. Hemen yanımıza siyah bir Volkswagen’le sivil birisi geldi. Memurlardan evrakları alıp şöyle bir süzdü. Bize gelip, “beni takip edin” dedi .Polise de “arkadan bunları takip edin” emrini verdikten sonra siyah yumurta tipi Volkswagen’in arkasına takılan yeşil bir Volkswagen minibüs de bizi takip ederek Karşıyaka Mezarlığının kapısından içeri girer girmez durdu. Biz de durduk.Minibüstekiler de indiler. Bize inin işareti verdiler. Siyah küçük arabadan inen belli ki müdür filan… Bize “sıraya geçin” dedi. Biz benzinciler dâhil beş kişi sıraya geçtik.Hiçbir şey söylemeden hemen her iki yanaklarımıza birer tokat atarak beşimizi de sıradan geçirdi.İki benzincinin başına gelenlerDönüp baştan başlayarak sormaya girişti: “Sen nesi olursun”; “Ağabeyiyim”; “Sen”, “Ben de ağabeyiyim”; “Sen?” “Akrabasıyım”. “Sen?” “Efendim biz ikimiz hiçbir şeyi değiliz. Biz Kayaş’taki benzinliğin sahibiyiz. Bu beyler bizden benzin alınca bizim de arabamız bozulduğu için beylerden rica ettik. Onlar da bizi aldılar…” demeyi daha bitirmeden adamların dizlerine, karınlarına nerelerine denk gelirse tekme ile vuruyor müdür…"Ulan bunlar benim düşmanım, sizin düşmanınız, sizinle mücadele ediyorlar "diyerek döverken adamların arkalarından çatır çatır sesler çıkıyor… Yani korkudan kaçırdılar…Keyifleri yetene ya da yorulana kadar dövdükten sonra “hadi şimdi kaybolun gözümün önünden” dedi. Vakit gece yarısını geçmişti oralarda akşam saatinden sonra dolmuş yoktu. Taksi hele hiç bulunmazdı… Nasıl nereye gittiler bilemiyorum.Nereye defnettiklerini söylemedilerOnları gönderince oradaki polislere “alın bu taksiyi beni takip edin” dedi.Yanımızda iki polis bırakıp, bizi morgun olduğu yere aldılar. Ötekiler tabutla taksiyi de alıp mezarlığın içine doğru gittiler.Yirmi dakika sonra geldiler… Biz hangi mezara defnedildiğini bilemiyoruz. Ama bize ölüm ve nakil evraklarını geri verdiler.Müdür “alın bunları şubeye götürüp ifadelerini alın” dedi ve gitti.Emniyet Sarayı’ndaBizi Volkswagen minibüse bindirdiler. Sürgülü kapıyı kapamadılar. İçeri geçip oturduk. Giderken bir yerde kırmızı ışıkta durunca kayın birader Hüseyin Durunesil “atlayıp kaçalım enişte” dedi. Ben de “sakın ha” deyip engel oldum.Çünkü belki kapıyı onun için kapatmadılar. Kaçıyordu vurduk diyecekler. Bunlar çok yaşandı ülkemizde. Böylece emniyet sarayının yukarı katlarından birine çıkardılar.Bizim taksi şoförünü de getirdiler. Kimliklerimizi alıp işlediler. Adreslerimizi aldılar. Şoföre dönüp “paranı aldın mı” dediler. O da “hayır, burada ödeyecekler” dedi.Bize “verin şoförün parasını da gitsin” dediler. Biz de “yanımızda yok, buradan çıkışta eve uğrayıp parasını verip yolculayacağız” dedik. “Olmaz, haydi şimdi şoförle beraber gidin, parasını ödeyin, geri buraya gelin” dedi.Şoförle ikimiz Dikmen’e gittik. Şoförün parasının evde temin edilen paradan ödedim. Geri döndüğümüzde bizim Hüseyin biraz panik yapmış olmalı ki oradaki bir komiser “alın bunu aşağıya” demiş. O esnada şoför ile döndüğümüzü gören ve işlemimizi yapan sivil memur geldiler, “bırakın gitsinler” dedi.Ve dönüp şoföre “paranı aldın mı” diye sordu. Şoför de “aldım” dedi. Şoförün ve bizim kimliklerimizi verip “haydi gidin” dedi. Ayrıca o sivil memur bizi merdivenin başına kadar yolcu etti. Buna da bu güne kadar halen bir anlam veremedim.EvdeBiz oradan çıkıp eve döndüğümüzde gerek yakın akrabalarımız, gerekse Kazım’ı yakından tanıyanlarla doluydu ev. Eşim onlara çay ikram ediyordu.Taziyede bulunduktan sonra dağıldılar. Biz de biraz yattık. Sabah kalkınca hemen Yenimahalle Belediyesinden gerekli muameleyi tamamladım, ama mezar numarasını öğrenemedim.Bir dolmuş ile mezarlığa gittim. Mezarlıklar müdürü Alişan Canpolat’a varıp mezar numarasını sordum. Alişan Bey “şimdi bana bir şey sorma kardeşim” dedi."Ama bir ay sonra gel, ben kendim seni götürüp mezar numaranı göstereceğim."Bir ay sonra Kazım’ın mezarındaGerçekten de bir ay sonra tekrar gittiğimde benim yanıma bir memur görevlendirdi hem oradaki fihristten numarayı okudu hem de mezarın yerine götürüp G.1-123 No.lu mezarı gösterdi. Ben de teşekkür ederek ayrıldım.Şimdi bana göre gerçek bir komünist olduğuna inandığım Sinan Kazım hiçbir yerde ve topluluklarda resim çektirmemiş.Hazırlık çalışmalarını yaptığımız Sinan Kazım kitabına çok fazla resim katamıyoruz. Şimdi Kazım’ın hakkında bilgisi, anısı, arkadaşlığı olanların katkılarını bekliyorum.Katkı koyabilecek dostlarına yoldaşlarına şimdiden saygılarımı sunarak satırlarımı sonlandırıyorum. (EÖ/EK)bianet

Kardeşim Kazım’ı Gizlice Gömdüler…

Yanımızda iki polis bırakıp, bizi morgun olduğu yere aldılar. Ötekiler tabutla taksiyi de alıp mezarlığın içine doğru gittiler. Yirmi dakika sonra geldiler… Biz hangi mezara defnedildiğini bilemiyoruz. Ama bize ölüm ve nakil evraklarını geri verdiler. Müdür “alın bunları şubeye götürüp ifadelerini alın” dedi ve gitti.

Haberi 31 Mart 1972 günü çıkan günlük gazetelerden öğrendik. Hemen ağabeyim Hasan Özüdoğru ile babam Ali Özüdoğru’nun çalıştığı Mithat Paşa Caddesi No 37’deki TRT genel müdürlüğüne gittik.

Babam izin alıp bizimle Kızılay binasının karşısındaki Güven Parkı’na kadar geldiğimizde çok sıkıntılı idi… Bize ve herkese bağırıp çağırıyordu.

Kızıldere’ye gidip cenazeyi alacağımızı; kendisinin gelip gelmeyeceğini sorduk.

Niksar’a doğru

Babam da “ben gelmeyeceğim, siz ne yaparsanız yapın,” cevabını verdikten sonra bizi bu süreçte hiç yalnız bırakmayan eşimin amcasının oğlu Hüseyin Durunesil’e Tokat’a giden otobüslerden bilet almasını söyleyip ağabeyimle birlikte benim eve döndük.

Cenazelerin Niksar’a getirildiğini radyo ve gazetelerden öğrenmiştik.

Ancak Niksar’dan araba tutup cenazeyi Ankara’ya getirecek paramız yoktu. Ben bir özel inşaat şirketinde çalışıyordum. Eşim de Dikmen Caddesi Zeki Bey durağında küçük, on metrekarelik bir bakkal dükkânını çalıştırıyordu.

O günkü hasılatı yanımıza aldık ama o para bizi ancak Niksar’a götürüp otobüsle dönme masrafımızı karşılayabilirdi.

Biz oradan otobüsle cenazeyi getirmemizin imkansız olduğunu düşünerek biz gelene kadar en az bin lira temin etmesini söyledik ve saatimiz geldiğinde otobüsle ağabeyim ve Hüseyin Durunesil ile birlikte hareket ettik.

Tokat’ta

Sabah saatlerinde Tokat’a indiğimizde yeni açılmış bir kahvede birer simit ile çaylar içildikten sonra Niksar ‘a saat 9’dan sonra dolmuş olduğunu öğrendik. Biz en iyisi Ankara’ya cenazeyi götürecek bir taksi bulup hem bizi Niksar’a götürmüş olur hem de oradan Ankara’ya döneriz düşüncesi ile taksi aramaya başladık.

Ama taksiciler hem bize soğuk bakıyor, hem de korkuyla “yok kardeşim biz bu işlere bulaşmayız” kabilinden cevaplar veriyordu… Birkaç durak gezdik olumlu cevap alamadık.

Aynı durakları tekrar turlarken, durağın birisinden yaklaşık otuz beş kırk yaşlarında birisi “ben götürürüm kardeşim” dedi. İsmini hatırlayamadığım bu şoför ile 800 liraya anlaştık.

Niksar’da

Şimdi gözümün önüne getiriyorum, arabanın arkası kelebek kanatlarına benzeyen 58—59 model şevrole marka damalı bir taksi ile önce Niksar’a gittik.

Bir hastanenin bodrum katında cesetlerin bulunduğu yere geldiğimizde iki ceset ile karşılaştık.

Birisi kardeşim Sinan Kazım Özüdoğru, diğerinin Ahmet Atasoy olduğunu söylediler.

Kazım’la

Cesedinin başına vardığımızda, Kazım’ı giysileriyle kanlar içinde ortalığa alelade atılmış vaziyette sol ayak bileğinden aşağısının top mermisi götürmüş ve alnının ortasında bir kurşun deliği açılmış vaziyette bulduk.

Alnının ortasındaki kurşun yarasına hala bir anlam veremiyorum. Top dışarıdan atıldıktan sonra kimbilir kaç dakikalar veye saatler geçtikten sonra cesedin başına gelen güvenlik görevlisi (sadist) ölmüş insana neden kurşun sıkar?!

Şunu söylemeden geçemeyeceğim; işte bu kindarlıklarla o günün gençliğini tahrik ederek silahlandırdılar. Ve kendi yaratmış oldukları anarşinin yolunu açtılar. Sırf kapitalizme hizmet vermek için …

Güdümlü kapitalizm de emperyalizme hizmet ve sadakat için 68 kuşağı dediğimiz özelikle bilim yuvalarında yetişen gençliğin kimilerini katlettiler, kimilerini de cezaevlerinde çürüttüler. Bir çoğunu da fişleyerek kamu hizmetlerinde yoksun bıraktılar. Demek ki, devlet böyle bir şey…

Tabut bulamıyoruz

Neyse, biz yolculuğumuza devam edelim… Niksar’dan bir tabut temin etmeye çalıştık. Hazır tabut bulamadık. Hastane yetkilileri “biz elimizdeki tabutu satamayız” dediler.

Bu sefer Nikar’ın içerisinde ve sanayisinde marangoz aradık. Bulduğumuz marangozun birisine tabutu o zamanın fiyatının iki katına yaptırabildik.

Parasını da mobilya imalatçısı olan kayınbiraderim Hüseyin Durunesil verdi. Hemen tabutu alır almaz cesedi elbiseleri ile birlikte tabuta yerleştirip cenaze nakil işlemlerini yaptırmak için savcılığa geldik.

Arabanın etrafı sarılı

Önce savcı bizi sorguladı… “Neden cenazeyi Ankara’ya götürüyorsunuz, bak siz Sivaslı imişsiniz” dedi, biz de “Sivas’tan 1960 yılında ayrıldık. Ailenin tamamı dedem, babam, ağabeyim ve ben hepimiz Ankara’da yaşıyoruz”, diyerek, biraz zorlanarak nakil evraklarını aldık.

Savcılığın önüne çıktığımda en az 300 kişi arabanın etrafını sarmış aleyhte sloganlar atıyorlar… Hemen savcıya gidip önlem alınıp bizi şehir dışına çıkarmalarını talep ettiğimde savcı “bir şey yapmaz onlar, siz devam edin” dediğinde, “savcı bey dışarı çıkıp bir bakın veya dağılmalarını sağlayın” dedim.

Savcı mübaşirine “bekçiyi bana çağır” dedi. Bekçiye “topluluğun dağılmasını söyle, arabayı da topluluğun dışına çıkart” dedi. Bekçi savcının emrini söyledi, topluluk dağılmadı.

Bize hakaretlerine devam ediyorlar ama fiili bir saldırıları da olmadı. Ben arabaya binip hareket ettiğimizde seslerini daha da yükselten topluluğa aracın önünde oturan Hasan ağabeyim camı açıp cevap vermek istedi.

Arka koltuktan ben omzuna elimi bastırıp, “bir şey söyle, camı da kapat” diye rica ettim. O da vazgeçip camı kapattı. Bekçi arabanın iki metre önünde topluluğun açılmasını sağlıyor.

Biz de araba ile kaplumbağa yürüyüşü bekçiyi takip ediyoruz. Yalnız topluluk arabayı takip etmiyor. Bekçinin yardımı ile yaklaşık 200 metre gittikten sonra yolumuz açıldı ve Ankara’nın yolunu tuttuk.

Benzincide

Gece saat 23 sularında Ankara’ya 10-15 kilometre kala bir benzin istasyonundan benzinimizi aldık. Tam hareket ederken yanımıza iki kişi gelip “biz bu benzinliğin sahibiyiz, arabamız bozuldu, bizi Ankara’ya kadar alır mısınız” diye rica ettiler.

Bu arada tabii arabamızın arkasında tabut görünüyor… Tabutu ne onlar sordu ne de bizim tabutu söyleyecek durumumuz vardı… Buyurun dedik, arabaya bindiler, binince bize “başınız sağolsun, neyinizdi” dediklerinde biz de durumu anlattık.

Onlar da herhangi bir olumlu ya da olumsuz tepki vermediler. Yola devam ettik.

Polis çeviriyor

Tam Mamak Askeri Garnizonun önüne gelirken bir polis çevirmesi olduğunu gördük. Bizim arabayı da durdurdular. Bizi durduran polis nakil evraklarını istedi. Verdik. Polis birkaç adım ileri giderek bir telsiz konuşması yaptı.

Ama biz ne konuştuğunu duyamıyoruz. Hemen yanımıza siyah bir Volkswagen’le sivil birisi geldi. Memurlardan evrakları alıp şöyle bir süzdü. Bize gelip, “beni takip edin” dedi .

Polise de “arkadan bunları takip edin” emrini verdikten sonra siyah yumurta tipi Volkswagen’in arkasına takılan yeşil bir Volkswagen minibüs de bizi takip ederek Karşıyaka Mezarlığının kapısından içeri girer girmez durdu. Biz de durduk.

Minibüstekiler de indiler. Bize inin işareti verdiler. Siyah küçük arabadan inen belli ki müdür filan… Bize “sıraya geçin” dedi. Biz benzinciler dâhil beş kişi sıraya geçtik.Hiçbir şey söylemeden hemen her iki yanaklarımıza birer tokat atarak beşimizi de sıradan geçirdi.

İki benzincinin başına gelenler

Dönüp baştan başlayarak sormaya girişti: “Sen nesi olursun”; “Ağabeyiyim”; “Sen”, “Ben de ağabeyiyim”; “Sen?” “Akrabasıyım”. “Sen?” “Efendim biz ikimiz hiçbir şeyi değiliz. Biz Kayaş’taki benzinliğin sahibiyiz. Bu beyler bizden benzin alınca bizim de arabamız bozulduğu için beylerden rica ettik. Onlar da bizi aldılar…” demeyi daha bitirmeden adamların dizlerine, karınlarına nerelerine denk gelirse tekme ile vuruyor müdür…

"Ulan bunlar benim düşmanım, sizin düşmanınız, sizinle mücadele ediyorlar "diyerek döverken adamların arkalarından çatır çatır sesler çıkıyor… Yani korkudan kaçırdılar…

Keyifleri yetene ya da yorulana kadar dövdükten sonra “hadi şimdi kaybolun gözümün önünden” dedi. Vakit gece yarısını geçmişti oralarda akşam saatinden sonra dolmuş yoktu. Taksi hele hiç bulunmazdı… Nasıl nereye gittiler bilemiyorum.

Nereye defnettiklerini söylemediler

Onları gönderince oradaki polislere “alın bu taksiyi beni takip edin” dedi.

Yanımızda iki polis bırakıp, bizi morgun olduğu yere aldılar. Ötekiler tabutla taksiyi de alıp mezarlığın içine doğru gittiler.

Yirmi dakika sonra geldiler… Biz hangi mezara defnedildiğini bilemiyoruz. Ama bize ölüm ve nakil evraklarını geri verdiler.

Müdür “alın bunları şubeye götürüp ifadelerini alın” dedi ve gitti.

Emniyet Sarayı’nda

Bizi Volkswagen minibüse bindirdiler. Sürgülü kapıyı kapamadılar. İçeri geçip oturduk. Giderken bir yerde kırmızı ışıkta durunca kayın birader Hüseyin Durunesil “atlayıp kaçalım enişte” dedi. Ben de “sakın ha” deyip engel oldum.

Çünkü belki kapıyı onun için kapatmadılar. Kaçıyordu vurduk diyecekler. Bunlar çok yaşandı ülkemizde. Böylece emniyet sarayının yukarı katlarından birine çıkardılar.

Bizim taksi şoförünü de getirdiler. Kimliklerimizi alıp işlediler. Adreslerimizi aldılar. Şoföre dönüp “paranı aldın mı” dediler. O da “hayır, burada ödeyecekler” dedi.

Bize “verin şoförün parasını da gitsin” dediler. Biz de “yanımızda yok, buradan çıkışta eve uğrayıp parasını verip yolculayacağız” dedik. “Olmaz, haydi şimdi şoförle beraber gidin, parasını ödeyin, geri buraya gelin” dedi.

Şoförle ikimiz Dikmen’e gittik. Şoförün parasının evde temin edilen paradan ödedim. Geri döndüğümüzde bizim Hüseyin biraz panik yapmış olmalı ki oradaki bir komiser “alın bunu aşağıya” demiş. O esnada şoför ile döndüğümüzü gören ve işlemimizi yapan sivil memur geldiler, “bırakın gitsinler” dedi.

Ve dönüp şoföre “paranı aldın mı” diye sordu. Şoför de “aldım” dedi. Şoförün ve bizim kimliklerimizi verip “haydi gidin” dedi. Ayrıca o sivil memur bizi merdivenin başına kadar yolcu etti. Buna da bu güne kadar halen bir anlam veremedim.

Evde

Biz oradan çıkıp eve döndüğümüzde gerek yakın akrabalarımız, gerekse Kazım’ı yakından tanıyanlarla doluydu ev. Eşim onlara çay ikram ediyordu.

Taziyede bulunduktan sonra dağıldılar. Biz de biraz yattık. Sabah kalkınca hemen Yenimahalle Belediyesinden gerekli muameleyi tamamladım, ama mezar numarasını öğrenemedim.

Bir dolmuş ile mezarlığa gittim. Mezarlıklar müdürü Alişan Canpolat’a varıp mezar numarasını sordum. Alişan Bey “şimdi bana bir şey sorma kardeşim” dedi.

"Ama bir ay sonra gel, ben kendim seni götürüp mezar numaranı göstereceğim."

Bir ay sonra Kazım’ın mezarında

Gerçekten de bir ay sonra tekrar gittiğimde benim yanıma bir memur görevlendirdi hem oradaki fihristten numarayı okudu hem de mezarın yerine götürüp G.1-123 No.lu mezarı gösterdi. Ben de teşekkür ederek ayrıldım.

Şimdi bana göre gerçek bir komünist olduğuna inandığım Sinan Kazım hiçbir yerde ve topluluklarda resim çektirmemiş.

Hazırlık çalışmalarını yaptığımız Sinan Kazım kitabına çok fazla resim katamıyoruz. Şimdi Kazım’ın hakkında bilgisi, anısı, arkadaşlığı olanların katkılarını bekliyorum.

Katkı koyabilecek dostlarına yoldaşlarına şimdiden saygılarımı sunarak satırlarımı sonlandırıyorum. (EÖ/EK)

bianet

Ömer Ayna: Cezaevinden Kızıldere’ye Açılan Tünelin MimarıÖmer Ayna ve Avni Gökoğlu’yla kader birliği yapmıştık. Birbirimize sadık kalacaktık, söz vermiştik. Kısa bir süre sonra üç kişilik Dev-Kürt adlı bir örgüt kurduk. Amacımız Kürdistan'a gidip dağa çıkmak, isyan etmek, haykırmaktı… Zerruk Vakıfahmetoğlu anlatıyorSevgili Ömer Ayna’yla ilgili yazmam istendiğinde gerçekten şaşırdım ne yazsam diye. Yiğitliği, cesareti, şövalyeliği, gururluluğu, arkadaş canlılığı, dik kafalılığı, zekası, yakışıklılığı, fidan gibi dal inceliği, Zaza inadı, kararlılığı… Hangisi bilemiyorum.Yazmak gerçekten çok zor, nasıl anlatsam nereden başlasam bilemiyorum? Onunla olan hikayemizi belki sizlere kısaca özetleyebilirim.İkimiz de Diyarbakır’danArkadaşım, dostum, kardeşim Ömer Ayna ile aynı şehirden, Diyarbakır’dandık; Ömer Dicleli, ben Liceli. İkimiz de Kürt’tük; o Zaza, ben Kurmanc.İkimiz de 1970’de İstanbul’a üniversite okumak için gelmiştik. İkimiz de ilk Kürt gençlik örgütü Devrimci Doğu Kültür Ocakları’nın (DDKO) üyesi olduk.Üç kişilik Dev-KürtOrtak bir arkadaşımız daha vardı: Avni Gökoğlu.Biz üç arkadaş DDKO saflarında örgütlü mücadeleye katıldık. Bir süre sonra o günün radikal sol düşüncelerinden etkilenmeye başladık. Bunun sonucu olarak da DDKO saflarından koptuk.Kader birliği yapmıştık. Birbirimize sadık kalacaktık, söz vermiştik. Kısa bir süre sonra üç kişilik Dev-Kürt adlı bir örgüt kurduk.Dağlara doğruAmacımız Kürdistan’a gidip dağa çıkmak, isyan etmek, haykırmaktı. Sesimizi duyurmaktı. Böylece gerilla hareketi başlatmak üzere üç genç yola çıktık.Bu amaçla Diyarbakır’a gittik. Ancak kimi teknik nedenlerle tekrar İstanbul’a döndük.Ömer yakalanıyorİstanbul’da THKO ( Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu) liderlerinden Cihan Alptekin’le görüştükten sonra THKO’lularla ortak eylemlere girmeye başladık.Ömer Ayna’yla eylemlerde de birlikte olduk; omuz omuza verdik.Ömer bir banka eylemi sırasında yakalandı, işkence gördü. Onun ertesi gün gazetelerde çıkan boy boy resimlerini hiç unutmadım, dün gibi hafızamda.Kartal-Maltepe’de tünel planlarıDaha sonra ben de yakalandım. Kartal-Maltepe Askeri Cezaevi’nde Ömer’le yeniden bir araya geldik.Birlikte türlü çeşitli kaçma planları üzerine fikirler üretiyorduk. Bir gün tünel kazabileceğimizi söyledi. Ömer tünel kazmanın teorik olarak mümkün olduğunu düşünüyordu.İki odadan birinde ben tek başıma kalıyordum. İlkin birlikte kaldığım odada bir takım testler yaptık. Ömer odanın altının boş olduğunu bu nedenle tünel kazmaya uygun olmadığını söyledi.Tuzruhu peşindeBöylece dört arkadaşımızın kaldığı odadan bu işin yapılabileceğini söyleyerek diğer dört arkadaşla görüştü.Betonu çözmede tuzruhu gerekiyordu. Komün başkanlığı yaptığım için alış veriş siparişlerine tuvaletleri temizlemek için ihtiyaç olduğunu belirterek tuzruhunu dahil etmeye başladım. Tuzruhumuz birikiyordu.Ömer tünelin kazılmasına karar verdiği noktaya dökerek betonun çözülmesini sağladı. İşte o bilinen kaçma olayı böyle başlamıştı.Ömer bu planın sadece mimarı değil, kazı çalışmaları sırasında gece gündüz çalışanıydı da.Kaçış günüKaçış günü ayrıldığımız anı unutmam mümkün değil. O dışarıya çıkar çıkmaz yurt dışına çıkacak, yurtdışındaki arkadaşımız Avni Gökoğlu le buluşacaktı. Ben de daha sonra onlara katılacaktım.Ancak o beraber kaçtığı arkadaşlarını yalnız bırakmadı, onlarla birlikte Kızıldere’de ölmeyi yeğledi. Yirmi üç yaşındaydı.Ben hep tünelin bir ucunda Kartal-Maltepe cezaevinin diğer ucunda da Kızıldere’nin olduğunu düşünmüşümdür.Üç arkadaştan sadece ben…Ömer Ayna Kızıldere’de, Avni Gökoğlu da 1972’de Suriye sınırında Jandarmalarla girdiği çatışmada öldürüldüler.Ben bu İki arkadaşımı hep isimsiz kahramanlar olarak anmışımdır. Sonuçta, bu üç arkadaştan sağ kalan tek ben oldum.Aramızda sadece bir fark vardı; ben yaşıyordum. Bu nedenle ben kendimi onlara karşı yaşadığım için suçlu hissetmişimdir.Neydi bizi onlardan ayıran şey hala bilemiyorum. (ZV/NM)bianet

Ömer Ayna: Cezaevinden Kızıldere’ye Açılan Tünelin Mimarı

Ömer Ayna ve Avni Gökoğlu’yla kader birliği yapmıştık. Birbirimize sadık kalacaktık, söz vermiştik. Kısa bir süre sonra üç kişilik Dev-Kürt adlı bir örgüt kurduk. Amacımız Kürdistan'a gidip dağa çıkmak, isyan etmek, haykırmaktı… Zerruk Vakıfahmetoğlu anlatıyor

Sevgili Ömer Ayna’yla ilgili yazmam istendiğinde gerçekten şaşırdım ne yazsam diye. Yiğitliği, cesareti, şövalyeliği, gururluluğu, arkadaş canlılığı, dik kafalılığı, zekası, yakışıklılığı, fidan gibi dal inceliği, Zaza inadı, kararlılığı… Hangisi bilemiyorum.

Yazmak gerçekten çok zor, nasıl anlatsam nereden başlasam bilemiyorum? Onunla olan hikayemizi belki sizlere kısaca özetleyebilirim.

İkimiz de Diyarbakır’dan

Arkadaşım, dostum, kardeşim Ömer Ayna ile aynı şehirden, Diyarbakır’dandık; Ömer Dicleli, ben Liceli. İkimiz de Kürt’tük; o Zaza, ben Kurmanc.

İkimiz de 1970’de İstanbul’a üniversite okumak için gelmiştik. İkimiz de ilk Kürt gençlik örgütü Devrimci Doğu Kültür Ocakları’nın (DDKO) üyesi olduk.

Üç kişilik Dev-Kürt

Ortak bir arkadaşımız daha vardı: Avni Gökoğlu.

Biz üç arkadaş DDKO saflarında örgütlü mücadeleye katıldık. Bir süre sonra o günün radikal sol düşüncelerinden etkilenmeye başladık. Bunun sonucu olarak da DDKO saflarından koptuk.

Kader birliği yapmıştık. Birbirimize sadık kalacaktık, söz vermiştik. Kısa bir süre sonra üç kişilik Dev-Kürt adlı bir örgüt kurduk.

Dağlara doğru

Amacımız Kürdistan’a gidip dağa çıkmak, isyan etmek, haykırmaktı. Sesimizi duyurmaktı. Böylece gerilla hareketi başlatmak üzere üç genç yola çıktık.

Bu amaçla Diyarbakır’a gittik. Ancak kimi teknik nedenlerle tekrar İstanbul’a döndük.

Ömer yakalanıyor

İstanbul’da THKO ( Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu) liderlerinden Cihan Alptekin’le görüştükten sonra THKO’lularla ortak eylemlere girmeye başladık.

Ömer Ayna’yla eylemlerde de birlikte olduk; omuz omuza verdik.

Ömer bir banka eylemi sırasında yakalandı, işkence gördü. Onun ertesi gün gazetelerde çıkan boy boy resimlerini hiç unutmadım, dün gibi hafızamda.

Kartal-Maltepe’de tünel planları

Daha sonra ben de yakalandım. Kartal-Maltepe Askeri Cezaevi’nde Ömer’le yeniden bir araya geldik.

Birlikte türlü çeşitli kaçma planları üzerine fikirler üretiyorduk. Bir gün tünel kazabileceğimizi söyledi. Ömer tünel kazmanın teorik olarak mümkün olduğunu düşünüyordu.

İki odadan birinde ben tek başıma kalıyordum. İlkin birlikte kaldığım odada bir takım testler yaptık. Ömer odanın altının boş olduğunu bu nedenle tünel kazmaya uygun olmadığını söyledi.

Tuzruhu peşinde

Böylece dört arkadaşımızın kaldığı odadan bu işin yapılabileceğini söyleyerek diğer dört arkadaşla görüştü.

Betonu çözmede tuzruhu gerekiyordu. Komün başkanlığı yaptığım için alış veriş siparişlerine tuvaletleri temizlemek için ihtiyaç olduğunu belirterek tuzruhunu dahil etmeye başladım. Tuzruhumuz birikiyordu.

Ömer tünelin kazılmasına karar verdiği noktaya dökerek betonun çözülmesini sağladı. İşte o bilinen kaçma olayı böyle başlamıştı.

Ömer bu planın sadece mimarı değil, kazı çalışmaları sırasında gece gündüz çalışanıydı da.

Kaçış günü

Kaçış günü ayrıldığımız anı unutmam mümkün değil. O dışarıya çıkar çıkmaz yurt dışına çıkacak, yurtdışındaki arkadaşımız Avni Gökoğlu le buluşacaktı. Ben de daha sonra onlara katılacaktım.

Ancak o beraber kaçtığı arkadaşlarını yalnız bırakmadı, onlarla birlikte Kızıldere’de ölmeyi yeğledi. Yirmi üç yaşındaydı.

Ben hep tünelin bir ucunda Kartal-Maltepe cezaevinin diğer ucunda da Kızıldere’nin olduğunu düşünmüşümdür.

Üç arkadaştan sadece ben…

Ömer Ayna Kızıldere’de, Avni Gökoğlu da 1972’de Suriye sınırında Jandarmalarla girdiği çatışmada öldürüldüler.

Ben bu İki arkadaşımı hep isimsiz kahramanlar olarak anmışımdır. Sonuçta, bu üç arkadaştan sağ kalan tek ben oldum.

Aramızda sadece bir fark vardı; ben yaşıyordum. Bu nedenle ben kendimi onlara karşı yaşadığım için suçlu hissetmişimdir.

Neydi bizi onlardan ayıran şey hala bilemiyorum. (ZV/NM)

bianet

On’lar O Kerpiç Evde.. 
30 Mart 1972 Kızıldere… O gün o saatte o kerpiç evin çatısında hiç kimse on Adalı’dan daha güçlü, daha özgür, daha cesaretli, kavga türkülerini söylememiştir. Bütün Anadolu’nun gözü, kulağı, nabzı nefesi Kızıldere’deydi o gün.Dünyanın Türkiyesi’nde, bağımsız bir ülke için yola çıkanlar yepyeni bir dünya yaratıyorlardı Kızıldere’nin kıyısında. Kızıldere o güne kadar kendi halinde akan bir dereydi. Ama büyüyecekti, bunu biliyorlardı. Kızıldere’ye kızıl denmesinin nedeni toprağının renginin kırmızı olmasıdır. Her baharda kar eriyip sular yatağından taştığında bu kırmızı toprak çözülür, suları kırmızıya boyayarak akar nehirlere doğru. Kızıldere o küçücük köye vermişti adını. Ve o gün adını büyük bir destana bağışlayacağını bilmeden suluyordu toprakları. Kuşatmadaydı Mahirler… Umuduydular yüzbinlerin, milyonların… Soluklarıydılar; gözü, kulaklarıydılar Anadolu halklarının… Bekliyorlardı… Megafondan bir ses duyuldu: “Teslim olun!” Beklenen cevap verildi: “Biz buraya dönmeye değil ölmeye geldik!” Marşlar türküler ve koyu bir duman yükseldi evin çatısından gökyüzüne. Üzerlerinde kimlik, para ne varsa yaktılar. Duman büyüdü. Onlar bu toprakların yarattığı değerlerle gelmişlerdi Kızıldere’ye. Yüzlerce yıla yayılan Bedreddin’in, Türkmen ayaklanmalarının, efelerin, Kurtuluş Savaşı’ndan, kahramanlık destanlarından çıkıp gelmişlerdi. Yoksulun alın terinin hakkı için gelmişlerdi. Yetimin çalınan ekmeği için gelmişlerdi. Çatışma başladı, yüzlerce kurşun yağmaya başladı üzerlerine. İlk olarak yoksul ellerle örülen kerpiç ev kurşunlandı. On kişiydiler… Aynı siperde, aynı hedefe namlularını çevirmişlerdi. Göğüslerine yasladıkları dipçik; halkın ekmeği, umuduydu. Yumuşacık düşleriydi halkın, göğüslerini döven…. Mahir düştü önce, sonra Cihan, Ömer… Namlular sustuğunda kan renginde akıyordu artık Kızıldere. Adalıların kanını taşıyordu büyük nehirlere. Mahirleri; o gün, Kızıldere’nin o küçük iki katlı kerpiç eve getiren şey Türkiye halklarının bağımsızlık ve kurtuluş özlemiydi. “Kızıldere adın ahire kalsın/Mahir yoldaş şanın tarihe kalsın” diye başlar bir devrimci marş. Mahir’lerin adı tarihe kalmıştır. Şanı ise bugünlere kadar uzanmıştır. O günden sonra binlerce çocuğa Mahir, Ulaş adı konuldu Anadolu’da. Türkiye halklarının bağrına gömülmüştür Kızıldere şehitleri. Gencecik insanlardır her biri. Gençtiler ama halkını sömürüden kurtarmak isteyen, ülkesinin bağımsızlığı için yanıp tutuşan bir yürek taşıyorlardı göğüslerinin sol yanında… Gençtiler ama devrimcilik nedir dosta düşmana öğrettiler kısacık yaşamlarında. Hapishanelerde baş eğmeyen irade, ihanette yıkılmayacak kadar güçlü, Türkiye devriminin yolunu çizecek kadar olgundular. Devrimcilik nedir? Devrimci en başta ahlaklı olan kişidir. Maltepe’de kuşatıldıkları evde çatışırken Mahir’i vurup teslim olmasını isterler Cevahir’den. Cevahir namustan bahseder. Karşısındakilerin hiç bilmediği bir erdemdir namus. Devrimcilik; hesapsız, saf, temiz olmaktır. Düşlediğin toplumun çocuksu saflığını, iliklerinde hissetmek, onu yaşamak ve politikalarına bu bakış açısıyla yön vermektir. Küçük hesaplar peşinde koşup, uğruna öldüğün değerleri yok etmemektir. Dostuna dost, düşmanına düşman gibi davranmaktır. Kızıldere, bu erdemler, değerler üzerinde yükselip bugüne kadar akışını sürdürdü. Kızıldere’de herkesin öğreneceği şeyler vardır. Kendi değerlerinden, ideallerinden uzaklaşıp düzenin bulanık sularında kulaç atanlara kucak açmak, devrimciliğin hiçbir yanıyla bağdaşmaz. Her ne gerekçeyle olursa olsun, ne tür bir teori üretilirse üretilsin, bu var olan gerçekliği hiçbir zaman değiştiremez. Yoksa kirletilen her değer yok olmayı beraberinde getirir. Bugün bu sınırların zorlandığını görüyoruz. İhaneti yumuşatıp farklı adlandırmalarla saflarında yer vermek, kendi elleriyle bir kirlenmenin önünü açmak demektir. Cevahir, Mahir, Ulaş… ve daha nice devrimci, erdemli ve onurlu olmayı, yaşamlarıyla ortaya koymuş ve bedelini ödemişlerdir. Kızıldere, tarihin sayfalarına kendi adını bu anlayışın, bu erdemin kalemiyle yazdırmıştır. Ve devrimci kültür, ahlak anlayışının ne olması gerektiğini de tüm çıplaklığıyla ortaya koymuştur. Mahir’ler, siper yoldaşlığının en güzel örneklerini sergileyerek, ölümü de paylaşmışlardır. Çıkarları halkın çıkarlarıdır. Küçük hesaplar peşinde değillerdir çünkü. Mahir ve yoldaşları o gün o küçücük köy evinde Deniz’lerin idamını durdurmak, Türkiye Halklarına kurtuluşun yolunu göstermek için kendilerini feda ettiler. Yok olacaklarını biliyorlardı ama adları ahire kalacaktı. Adalılar’ın türküsü dilden dile dolaşacak gürleşecek ve hiç susmayacaktı.

On’lar O Kerpiç Evde.. 

30 Mart 1972 Kızıldere… 

O gün o saatte o kerpiç evin çatısında hiç kimse on Adalı’dan daha güçlü, daha özgür, daha cesaretli, kavga türkülerini söylememiştir. Bütün Anadolu’nun gözü, kulağı, nabzı nefesi Kızıldere’deydi o gün.

Dünyanın Türkiyesi’nde, bağımsız bir ülke için yola çıkanlar yepyeni bir dünya yaratıyorlardı Kızıldere’nin kıyısında. 

Kızıldere o güne kadar kendi halinde akan bir dereydi. Ama büyüyecekti, bunu biliyorlardı. Kızıldere’ye kızıl denmesinin nedeni toprağının renginin kırmızı olmasıdır. Her baharda kar eriyip sular yatağından taştığında bu kırmızı toprak çözülür, suları kırmızıya boyayarak akar nehirlere doğru. Kızıldere o küçücük köye vermişti adını. Ve o gün adını büyük bir destana bağışlayacağını bilmeden suluyordu toprakları. 

Kuşatmadaydı Mahirler… Umuduydular yüzbinlerin, milyonların… 

Soluklarıydılar; gözü, kulaklarıydılar Anadolu halklarının… Bekliyorlardı… 

Megafondan bir ses duyuldu: 
“Teslim olun!” 

Beklenen cevap verildi: 

“Biz buraya dönmeye değil ölmeye geldik!” 

Marşlar türküler ve koyu bir duman yükseldi evin çatısından gökyüzüne. Üzerlerinde kimlik, para ne varsa yaktılar. Duman büyüdü. 

Onlar bu toprakların yarattığı değerlerle gelmişlerdi Kızıldere’ye. Yüzlerce yıla yayılan Bedreddin’in, Türkmen ayaklanmalarının, efelerin, Kurtuluş Savaşı’ndan, kahramanlık destanlarından çıkıp gelmişlerdi. Yoksulun alın terinin hakkı için gelmişlerdi. Yetimin çalınan ekmeği için gelmişlerdi. 

Çatışma başladı, yüzlerce kurşun yağmaya başladı üzerlerine. 

İlk olarak yoksul ellerle örülen kerpiç ev kurşunlandı. 

On kişiydiler… Aynı siperde, aynı hedefe namlularını çevirmişlerdi. Göğüslerine yasladıkları dipçik; halkın ekmeği, umuduydu. Yumuşacık düşleriydi halkın, göğüslerini döven…. 

Mahir düştü önce, sonra Cihan, Ömer… 

Namlular sustuğunda kan renginde akıyordu artık Kızıldere. Adalıların kanını taşıyordu büyük nehirlere. 

Mahirleri; o gün, Kızıldere’nin o küçük iki katlı kerpiç eve getiren şey Türkiye halklarının bağımsızlık ve kurtuluş özlemiydi. 

“Kızıldere adın ahire kalsın/Mahir yoldaş şanın tarihe kalsın” diye başlar bir devrimci marş. Mahir’lerin adı tarihe kalmıştır. Şanı ise bugünlere kadar uzanmıştır. O günden sonra binlerce çocuğa Mahir, Ulaş adı konuldu Anadolu’da. Türkiye halklarının bağrına gömülmüştür Kızıldere şehitleri. 

Gencecik insanlardır her biri. Gençtiler ama halkını sömürüden kurtarmak isteyen, ülkesinin bağımsızlığı için yanıp tutuşan bir yürek taşıyorlardı göğüslerinin sol yanında… 

Gençtiler ama devrimcilik nedir dosta düşmana öğrettiler kısacık yaşamlarında. Hapishanelerde baş eğmeyen irade, ihanette yıkılmayacak kadar güçlü, Türkiye devriminin yolunu çizecek kadar olgundular. 

Devrimcilik nedir? Devrimci en başta ahlaklı olan kişidir. Maltepe’de kuşatıldıkları evde çatışırken Mahir’i vurup teslim olmasını isterler Cevahir’den. Cevahir namustan bahseder. Karşısındakilerin hiç bilmediği bir erdemdir namus. 

Devrimcilik; hesapsız, saf, temiz olmaktır. Düşlediğin toplumun çocuksu saflığını, iliklerinde hissetmek, onu yaşamak ve politikalarına bu bakış açısıyla yön vermektir. Küçük hesaplar peşinde koşup, uğruna öldüğün değerleri yok etmemektir. Dostuna dost, düşmanına düşman gibi davranmaktır. 

Kızıldere, bu erdemler, değerler üzerinde yükselip bugüne kadar akışını sürdürdü. Kızıldere’de herkesin öğreneceği şeyler vardır. 

Kendi değerlerinden, ideallerinden uzaklaşıp düzenin bulanık sularında kulaç atanlara kucak açmak, devrimciliğin hiçbir yanıyla bağdaşmaz. Her ne gerekçeyle olursa olsun, ne tür bir teori üretilirse üretilsin, bu var olan gerçekliği hiçbir zaman değiştiremez. Yoksa kirletilen her değer yok olmayı beraberinde getirir. Bugün bu sınırların zorlandığını görüyoruz. İhaneti yumuşatıp farklı adlandırmalarla saflarında yer vermek, kendi elleriyle bir kirlenmenin önünü açmak demektir. 

Cevahir, Mahir, Ulaş… ve daha nice devrimci, erdemli ve onurlu olmayı, yaşamlarıyla ortaya koymuş ve bedelini ödemişlerdir. Kızıldere, tarihin sayfalarına kendi adını bu anlayışın, bu erdemin kalemiyle yazdırmıştır. Ve devrimci kültür, ahlak anlayışının ne olması gerektiğini de tüm çıplaklığıyla ortaya koymuştur. 

Mahir’ler, siper yoldaşlığının en güzel örneklerini sergileyerek, ölümü de paylaşmışlardır. Çıkarları halkın çıkarlarıdır. Küçük hesaplar peşinde değillerdir çünkü. 

Mahir ve yoldaşları o gün o küçücük köy evinde Deniz’lerin idamını durdurmak, Türkiye Halklarına kurtuluşun yolunu göstermek için kendilerini feda ettiler. 

Yok olacaklarını biliyorlardı ama adları ahire kalacaktı. Adalılar’ın türküsü dilden dile dolaşacak gürleşecek ve hiç susmayacaktı.

#DirenMehmetEzer dilekleri tuttu Diyarbakır’ın Silvan ilçesinde polisin attığı gaz bombası kapsülü başına isabet eden 10 yaşındaki Mehmet Ezer, tedavi gördüğü hastanede normal servise alındı. #DirenMehmetEzer dilekleri tuttu.Amcası, Mehmet’in polisin kendini panzere aldığını ve dövdüğünü söylediğini anlattı.BDP’in 25 Mart’a düzenlediği mitingden sonra polisin attığı gaz kapsülüyle yaralanan ve 4 gündür Dicle Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde yoğun bakım servisinde tutulan Mehmet Ezer (10), bugün sabah saatlerinde normal servise alındı.Doktorlar, Ezer’i sadece ailesinin görmesine izin verdi. Ezer, yaşadıklarını amcası Fikri Ezer’e anlattı. Mehmet’in ilk güne nazaran güzel gelişme gösterdiğini söyleyen Fikri Ezer, şöyle konuştu:“Dün bir filmi çektirildi. Filmde damarların birinde kan pıhtılaşması tespit edildi. Doktorlar, bu pıhtılaşmayı ilaç tedavisiyle gidermeye çalışıyorlar. Biz Mehmet’in bu halkın umudu olarak halka dönmesini istiyoruz.”“POLİS DÖVDÜ, PANZERE ALDI”Amca Fikri Ezer, yeğeninin kendisine geldikten sonra yaşadıklarını şu sözlerle anlattığını söyledi:“Mitingden bir saat sonra polisler beni panzere aldı, bana tokat attılar, daha sonra iterek panzerden dışarı attılar. Orada koşarken başıma isabet eden bir cisimden dolayı yere düştüm, tekrar kalkıp koşmaya başladım. Arkadaşlarım beni almaya çalıştı, ancak bu sefer de polis TOMA’yla üzerimize su sıktı, yaklaşık 15 metre suyun etkisiyle yerde sürüklendim. Ondan sonrasını hatırlamıyorum.”Amca Fikri Ezer, yeğeninin yüzündeki yaraların bu sürüklenmeden kaynaklı oluşmuş olabileceğini dile getirdi.“MÜFETTİŞLER BİRİNCİ AĞIZDAN DİNLEMELİ”Amca Ezer, hükümetin üzerine düşeni yerine getirmesi gerektiğini belirterek, toplumun uyanması için birilerinin ölmesi gerekmediğini söyledi. Amca Ezer, aldıkları bilgiye göre, dünden beri Silvan’a bu olayı araştırmak için 2 müfettişin geldiğini ve bu konuda çalışma yürüttüklerini dile getirip, “Biz müfettişlerin olayı araştırırken, olayı bizden ve çocuktan yani birinci ağzından dinlemesini istiyoruz” dedi.“OLAYI YAPANLAR ORTAYA ÇIKSIN”Amca Ezer, bu sabah saat 10.00 civarında Yenişehir ilçesinin Sosyal Güvenlik Kurumu’ndan 2 kişinin geldiğini, kendilerine maddi ve manevi her şeyi karşılamaya hazır olduklarını söylediklerini dile getirip şunları anlattı:“O kişiler, ‘Mehmet Ezer’in ailesi olduğunuzu beyan ettiğiniz vakit her türlü ihtiyaçlarınız karşılanacaktır’ dediler. Sosyal devlette yurttaş istemez, devlet verir. Bu şekilde aileyi avuç açmaya zorluyorlar. Biz açlıktan ölsek de başı dik yaşam istiyoruz. Devletten tek isteğimiz var o da o polisleri ortaya çıkarsın.” (Özgür Gündem)GAZ KAPSÜLÜ EVİNDEN ÇIKTIİçişleri ile Gıda, Tarım ve Hayvancılık bakanlıklarının hem adli hem de idari soruşturma başlattıklarını duyurduğu olayın en önemli delili olan ve üzerinde kan izleri bulunan gaz kapsülünün hâlâ ailede olduğu ortaya çıktı. Ailenin, Diyarbakır Baro Başkanlığı’na teslim ettiği kapsül, dün savcılığa iletildi.demokrathaber

#DirenMehmetEzer dilekleri tuttu 

Diyarbakır’ın Silvan ilçesinde polisin attığı gaz bombası kapsülü başına isabet eden 10 yaşındaki Mehmet Ezer, tedavi gördüğü hastanede normal servise alındı. #DirenMehmetEzer dilekleri tuttu.

Amcası, Mehmet’in polisin kendini panzere aldığını ve dövdüğünü söylediğini anlattı.

BDP’in 25 Mart’a düzenlediği mitingden sonra polisin attığı gaz kapsülüyle yaralanan ve 4 gündür Dicle Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde yoğun bakım servisinde tutulan Mehmet Ezer (10), bugün sabah saatlerinde normal servise alındı.

Doktorlar, Ezer’i sadece ailesinin görmesine izin verdi. Ezer, yaşadıklarını amcası Fikri Ezer’e anlattı. Mehmet’in ilk güne nazaran güzel gelişme gösterdiğini söyleyen Fikri Ezer, şöyle konuştu:

“Dün bir filmi çektirildi. Filmde damarların birinde kan pıhtılaşması tespit edildi. Doktorlar, bu pıhtılaşmayı ilaç tedavisiyle gidermeye çalışıyorlar. Biz Mehmet’in bu halkın umudu olarak halka dönmesini istiyoruz.”

“POLİS DÖVDÜ, PANZERE ALDI”

Amca Fikri Ezer, yeğeninin kendisine geldikten sonra yaşadıklarını şu sözlerle anlattığını söyledi:

“Mitingden bir saat sonra polisler beni panzere aldı, bana tokat attılar, daha sonra iterek panzerden dışarı attılar. Orada koşarken başıma isabet eden bir cisimden dolayı yere düştüm, tekrar kalkıp koşmaya başladım. Arkadaşlarım beni almaya çalıştı, ancak bu sefer de polis TOMA’yla üzerimize su sıktı, yaklaşık 15 metre suyun etkisiyle yerde sürüklendim. Ondan sonrasını hatırlamıyorum.”

Amca Fikri Ezer, yeğeninin yüzündeki yaraların bu sürüklenmeden kaynaklı oluşmuş olabileceğini dile getirdi.

“MÜFETTİŞLER BİRİNCİ AĞIZDAN DİNLEMELİ”

Amca Ezer, hükümetin üzerine düşeni yerine getirmesi gerektiğini belirterek, toplumun uyanması için birilerinin ölmesi gerekmediğini söyledi. Amca Ezer, aldıkları bilgiye göre, dünden beri Silvan’a bu olayı araştırmak için 2 müfettişin geldiğini ve bu konuda çalışma yürüttüklerini dile getirip, “Biz müfettişlerin olayı araştırırken, olayı bizden ve çocuktan yani birinci ağzından dinlemesini istiyoruz” dedi.

“OLAYI YAPANLAR ORTAYA ÇIKSIN”

Amca Ezer, bu sabah saat 10.00 civarında Yenişehir ilçesinin Sosyal Güvenlik Kurumu’ndan 2 kişinin geldiğini, kendilerine maddi ve manevi her şeyi karşılamaya hazır olduklarını söylediklerini dile getirip şunları anlattı:

“O kişiler, ‘Mehmet Ezer’in ailesi olduğunuzu beyan ettiğiniz vakit her türlü ihtiyaçlarınız karşılanacaktır’ dediler. Sosyal devlette yurttaş istemez, devlet verir. Bu şekilde aileyi avuç açmaya zorluyorlar. Biz açlıktan ölsek de başı dik yaşam istiyoruz. Devletten tek isteğimiz var o da o polisleri ortaya çıkarsın.” (Özgür Gündem)

GAZ KAPSÜLÜ EVİNDEN ÇIKTI

İçişleri ile Gıda, Tarım ve Hayvancılık bakanlıklarının hem adli hem de idari soruşturma başlattıklarını duyurduğu olayın en önemli delili olan ve üzerinde kan izleri bulunan gaz kapsülünün hâlâ ailede olduğu ortaya çıktı. Ailenin, Diyarbakır Baro Başkanlığı’na teslim ettiği kapsül, dün savcılığa iletildi.

demokrathaber

OYUNCAKÇI AMCAOyuncakçı amca,Ne çok oyuncakların var;Top, tank, tüfek, tabanca…Gövdem titriyor,Onlara bakınca!N’olursun oyuncakçı amca,Bundan böyle bizlere,Oyuncak tüfekler yerine,Ak yelkenli bir gemi,Bir de süslü bebekler getir,Unutma emi?Sonra oyuncakçı amca,Senden aldığım tüfekleri,Bozarak onlardan kuş yaptım,Bana kızmazsın değil mi?Abdülkadir BULUT

OYUNCAKÇI AMCA

Oyuncakçı amca,
Ne çok oyuncakların var;
Top, tank, tüfek, tabanca…
Gövdem titriyor,
Onlara bakınca!

N’olursun oyuncakçı amca,
Bundan böyle bizlere,
Oyuncak tüfekler yerine,
Ak yelkenli bir gemi,
Bir de süslü bebekler getir,
Unutma emi?

Sonra oyuncakçı amca,
Senden aldığım tüfekleri,
Bozarak onlardan kuş yaptım,
Bana kızmazsın değil mi?

Abdülkadir BULUT