“Yaşamak, bizim en büyük özgürlüğümüz artık” 
Ahmet Erhan
Küba’dan Gazze’ye destek: İsrail saldırganlığı durdurulmalı
Küba Dışişleri Bakanlığı, İsrail’in devam eden Gazze saldırısını kınayarak, İsrail saldırganlığının derhal durdurulması ve Gazze Şeridi’ndeki ablukanın kaldırılmasını talep etti.
Küba Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı tarafından yapılan açıklama şöyle:

"Küba Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı, Gazze Şeridi’nde yaşanan gelişmeleri,bilhassa İsrail ordusunun sivil hedeflere ayrım gözetmeksizin yönelttiği, binlerce kişinin ölmesine ve yaralanmasına neden olan, mala ve altyapıya büyük zarar veren saldırıları artan bir kaygıyla izlemektedir.
Küba Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı bir kez daha, tüm dünya devletlerini, uluslararası örgütleri, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ni ve bir bütün olarak uluslararası kamuoyunu, İsrail saldırganlığının derhal durdurulması, Gazze Şeridi’ndeki ablukanın kaldırılması, sağlık hizmetlerinin, su ve elektrik altyapı hizmetlerinin normale döndürülmesi ve yüzbinlerce masum insanın yaşamlarının korunması için harekete geçmeye çağırır.
Küba, İsrail devletinin Gazze Şeridi halkına yönelik bu son saldırısını şiddetle kınarken, Filistin halkına, onların kendi kaderlerini belirleme haklarına ve başkenti Kudüs’ün doğusunda yer alacak bağımsız bir devletin kurulmasına sunduğu tereddütsüz desteği de yineler.
Havana, 31 Temmuz 2014”
soL

Küba’dan Gazze’ye destek: İsrail saldırganlığı durdurulmalı

Küba Dışişleri Bakanlığı, İsrail’in devam eden Gazze saldırısını kınayarak, İsrail saldırganlığının derhal durdurulması ve Gazze Şeridi’ndeki ablukanın kaldırılmasını talep etti.

Küba Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı tarafından yapılan açıklama şöyle:

"Küba Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı, Gazze Şeridi’nde yaşanan gelişmeleri,bilhassa İsrail ordusunun sivil hedeflere ayrım gözetmeksizin yönelttiği, binlerce kişinin ölmesine ve yaralanmasına neden olan, mala ve altyapıya büyük zarar veren saldırıları artan bir kaygıyla izlemektedir.

Küba Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı bir kez daha, tüm dünya devletlerini, uluslararası örgütleri, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ni ve bir bütün olarak uluslararası kamuoyunu, İsrail saldırganlığının derhal durdurulması, Gazze Şeridi’ndeki ablukanın kaldırılması, sağlık hizmetlerinin, su ve elektrik altyapı hizmetlerinin normale döndürülmesi ve yüzbinlerce masum insanın yaşamlarının korunması için harekete geçmeye çağırır.

Küba, İsrail devletinin Gazze Şeridi halkına yönelik bu son saldırısını şiddetle kınarken, Filistin halkına, onların kendi kaderlerini belirleme haklarına ve başkenti Kudüs’ün doğusunda yer alacak bağımsız bir devletin kurulmasına sunduğu tereddütsüz desteği de yineler.

Havana, 31 Temmuz 2014”

soL

Bolivya Devlet Başkanı Evo Morales "İsrail’i ‘terörist devlet’ olarak ilan ediyoruz"

Bolivya Devlet Başkanı Evo Morales 
"İsrail’i ‘terörist devlet’ olarak ilan ediyoruz"

Çıplak heykeller yapmalıyım.
Çırılçıplak heykeller
Nefis rüyalarınız için
Ey önünden geçen ak sakallı
kasketli,
Yırtık mintanından adaleleri
gözüken
Dilenci
Sana önce
Şiirlerin tadını
Aşkların tadını
Kitaplardan tattırmalıyım
Resimlerden duyurmalıyım,
resimlerden…

Şu oğlan çocuğuna bak
Fırça sallıyor
Kokmuş manifaturacının ayağına
Dörtyüzbin tekliğinden
On kuruş verecek.

Seni satmam çocuğum
Dörtyüzbin tekliğe.
Ne güzel kaşların var
Ne güzel bileklerin
Hele ne ellerin var, ne ellerin

Söylemeliyim
Yok
Yok… meydanlarda
bağırmalıyım,
Bu küçük
Güllerin buram buram tüttüğü
Anadolu şehri kahvesinde
Kiraz mevsiminin
Sevişme vakti olduğunu.

Resimler seyrettirmeli, şiirler
okutturmalıyım.
Baygınlık getiren şiirler.

Kiraz mevsimi, kiraz
Küfelerle dolu pazar.
Zambaklar geçiriyor bir kadın.
Bir kadın bir bakraç yoğurt
götürüyor
Sallıyor boyacı çocuğu fırçasını
Belediye kahvesinde hakla o eski,
o yalancı
O biçimsiz bizans şarkısı.

Sana nasıl bulsam, nasıl bilsem
Nasıl etsem, nasıl yapsam da
Meydanlarda bağırsam
Sokak başlarında sazımı çalsam
Anlatsam şu kiraz mevsiminin
Para kazanmak mevsimi değil
Sevişme vakti olduğunu…

Bir kere duyursam hele
güzelliğini, tadını,
Sonra oturup hüngür hüngür
ağlasam
Boş geçirdiğim bağırmadığım
sustuğum günlere
Mezarımda bu güzel, uzun kaşlı
boyacı çocuğunun
Oğlu bir şiir okusa
Karacaoğlan’dan
Orhan Veli’den
Yunus’tan, Yunus’tan…

Sait Faik Abasıyanık

http://www.youtube.com/watch?v=gIzLCBU3BC8

"Ezilenlerin Bayramı Sosyalizmdir!"

"Ezilenlerin Bayramı Sosyalizmdir!"

”Utangaç bir adamım ben; bir şeyin fiyatını bile soramam; ayrıca, sorarsam, almak zorundayımdır da sanki.. Roma’da insanlar arenada öğleden önce aslanların önüne, öğleden sonra seyircilerin önüne atılırmış ya, seyirciden daha çok korkarım.”Cemal SÜREYA

”Utangaç bir adamım ben; bir şeyin fiyatını bile soramam; ayrıca, sorarsam, almak zorundayımdır da sanki.. Roma’da insanlar arenada öğleden önce aslanların önüne, öğleden sonra seyircilerin önüne atılırmış ya, seyirciden daha çok korkarım.”

Cemal SÜREYA

Gezi’den Kobani’ye bir Türk devrimci: Cıwan Türko

Cıwan Türko: Gezi ruhu ile Kobani’deyim; bir Türk olarak burada bulunmayı onur bildim…

Cıwan Türko, Rojava’nın Kobani kantonundaki direnişte IŞİD’e karşı savaşmak için YPG ve YPJ saflarında yer alan yüzlerce genç arasında dikkat çeken isimlerden biri.

Türko, halkların devrimci dayanışması doğrultusunda Kobani’ye geldiğini belirtiyor. Gezi ruhu ile Kobani direnişinde onurlu bir yaşam için yerini aldığını ifade eden Türko, “Rojava halk devrimi bizim için bir örnektir. Bize devrimin anahtarı verildi” diyor.

DİHA’dan İsmail Keskin’in haberine göre; emekçi bir ailenin çocuğu olan Cıwan Türko, sisteme karşı durduğunu ve gün geçtikçe “vahşi kapitalizm”in Türkiye’de zulmünün arttığını düşünüyor.

Kapitalist modernite çağında insanların sadece arabalarını ve evlerini düşündüğünü dile getiren Türko, “Artık yardımlaşma, dayanışma ve insaniyet bitmiş. Türkiye’de güzel şeyler yapmak istiyorduk ama TC hep karşımıza çıktı. Biz uyuşturucuya karşı çıktık, TC bizi engelledi. Fuhuşa engel olmak istedik baktık ki, bu işlerin arkasında onlar var” diye belirtiyor.

Birlikte bir yaşamı kurmak için Türkiye’de mücadele yürüttüğünü söyleyen Türko, kendisinin Suriye’de yaşananları yakından takip ettiğini kaydediyor.

‘BİR TÜRK OLARAK BURADA BULUNMAYI ONUR BİLDİM’

Devrimci olduğunu ve 15 yaşından beri politik bir görüşe sahip olduğunu anlatan Türko, “Uzun bir süredir özellikle Rojava’da yaşananları takip ediyordum. Kürt halkına her alanda bir baskı olduğunu gördüm. Sömürü ve zulüm hiç durmuyor. Türkiye’nin IŞİD’e verdiği desteği de gördük. Rojava halklarına, Kürdistan halklarına IŞİD’i saldırtarak yok etmeye çalışıyorlar” diye konuşuyor.

Kobani’de yaşananlara daha fazla sessiz kalmak istemediği için YPG saflarında yerini aldığını ifade eden Türko, “Kendi iradem ile bir Türk olarak bunu onur bildim. Onurumla buraya geldim. Eğer bu gün yoldaşlarımızın yanında yer almazsak bir gün bizim de kapımıza dayanacaklardır. Burada çok sayıda yoldaşımız var. Kürt, Arap, Alevi, Sünni ve Ermeni halkları emperyalizme ve kapitalizmin ürünü olan IŞİD’e karşı savaşacağız. Özgürlüğümüz, barışımız ve halkların kardeşliği için savaşacağız” diyor.

Kobani’ye kısa bir süre önce geldiğini belirterek, buradaki yaşama değinen Türko, “Biz burada komün bir yaşamı sürdürüyoruz. Halkımız ile iç içeyiz. Paylaşımı öğreniyor ve eğitimler alıyoruz. Sevgi ve saygıyı pekiştiriyoruz. Birlikte ve kimsenin kimseden çıkarı olmadan yaşaması son derece güzel” ifadelerini kullanıyor.

‘GEZİ’DE BİRKAÇ AĞAÇ İÇİN ÇATIŞMADIM’

Yıllardan bu yana hayal ettiği yaşamın tam ortasında olduğunun altını çizen Türko, “Biz burada sosyalizmi yaşatıyoruz. Hayal ettiğim bir dünyadayım. Burada olmaktan çok mutluyum. Bütün halkların kardeşliğini savunanları buraya, Rojava’ya davet ediyorum” çağrısı yapıyor.

Daha önce Türkiye devrimci hareketleri içinde yer aldığını söyleyen Türko, Türkiye’de yaşayan tüm halkların enternasyonal bir ruh ile yeniden kendisini yaratması gerektiğini söyleyerek, Türkiye devrimci hareketlerinin özellikle Rojava’da yaşananlara kayıtsız kaldığını belirtiyor.

“Gezi direnişinde, Lice’den İstanbul, Ankara ve İzmir’e kadar uzanan isyan oluştu. Asıl amaç özgürlük ve demokrasiydi. Ama gördüm ki, yapılanlar birkaç ağaç içinmiş. Ben orada Gezi’de ağaç için çatışmadım. Ben özgürlük için oradaydım” diye konuşan Türko; Türkiye’de kendisine “devrimci” diyenlerin ellerinde son model telefonlar ile dolaştıklarını ve söylem ile pratiklerinin uyuşmadığı konusunda eleştirilerini sıralayarak, “Türkiye’de her şey unutuluyor. Soma’da 300′den fazla insanımız hayatını kaybetti. Soma’da hayatını kaybeden arkadaşımızın babası ‘Bizi bir hafta sonra unutursunuz’ demişti. Ve gerçekten de bir hafta sonra Soma’da olanlar unutuldu” diyor.

‘BAYRAĞI ELİMİZE ALDIK’

Roboski’de katledilenlerin, Cumartesi Anneleri’nin ve daha birçok katliamların hesabının sorulamadığını ifade eden Türko, “Gezi direnişinde, Ali İsmail Korkmaz, Ethem Sarısülük, Berkin Elvan polis tarafından öldürüldü. Biz bunun için hiçbir şey yapamadık. Bir şey yapmaya çalıştığımızda faşist devleti karşımızda bulduk. Ben vicdan sahibi bir insanım. Bir sonuç elde etmek için, buradayım” diyor.

Tüm halkların ve ezilenlerin Kobani’deki direnişte yerini almaya geldiğini söyleyen Türko, “Bize devrimin anahtarı verildi. Bayrağı elimize aldık. Bu devrimi tüm zulüm gören, sömürü altında yaşayan bütün halkların yanında yer almaya devam edeceğim” diyor.

Özgürlük ve barış için savaşmaya geldiğini tekrarlayan Türko, bu uğurda kanının son damlasına kadar direneceğinin altını çiziyor.

İçinde insan sevgisi kalan ve din, dil, ırk ayrımı yapmayan herkesin kendi saflarında yer alması gerektiğini kaydeden Türko, “Bunu sorumluluk sahibi bir görev olarak görüyorum. Bu hepimizin görevi ve sorumluluğudur. Burada atacağımız her doğru adım ilerde yaşamımızın güzelleşmesi için bir basamaktır. Çocuklarımıza onurlu bir gelecek bırakacağız” diye belirtiyor.

Özgür yaşam tutkusu ile Kobani’de bulunduğunu ifade eden Türko, “Biz burada özgürce yaşamaya başladık. Gezi ruhu ile Kobanê’deyim. Rojava halk devrimi hepimiz için bir örnektir” ifadelerini kullanıyor

”Alıştır kendini her şey biter ve gömülür; 
Ve nice yazlardan sonra kuğu da ölür.” 

Metin Altıok

Yavuz Bingöl’e neden bu kadar kızıldı?/ Ali Murat İrat - BirGün Gazetesi

Yavuz Bingöl’e neden bu kadar kızıldı? Halbuki bu ülkede herkes istediği her toplantıya özgürce katılabilme hakkına sahipti.

Kime neydi? Üstelik bunu Yavuz Bingöl’e kızanlar savunuyordu. Örneğin Yavuz Bingöl başbakanın iftarına özgürce katılabilir, İsmail Türüt canlı yayında herkese küfredebilir, Ali İsmail gönül rahatlığıyla bir protesto gösterisine katılabilir, Berkin ekmek almaya istediği saatte gidebilirdi. Burası özgür bir ülkeydi. Evladını yitirmiş bir anne bir kitleye yuhlatılabilir, ölüler bile mezheplerine göre ayrıştırılabilir ve bütün bunları yapan/ yaptıran bir iktidarın iftarına elbette katılınabilirdi. 

“Beş bin kişiyiz burada/ Kentin bu küçük parçasında/…/ Biri öldü/ Diğerine vurdular/ Asla inanmazdım, bir insanın bir başkasına böyle vuracağına” Az sonra elleri, halkının türkülerini bir daha çalamasın diye, askerler tarafından kırılıp kemikleri un ufak edilecek Victor Jara yazıyordu bunları. Stadyuma toplanıp gözaltına alınmış binlerce insanın arasındaydı. Önce elleri kırıldı, sonra devletin o pislik hıncı dinmemiş olacak ki insanların gözü önünde kurşuna dizildi. Öldürülmeden az önce yazmıştı not defterine “Hiçbir şey umurlarında değil/ Onlar için kan madalyadır/ Kıyım kahramanlık gösterisi”. O katledildiğinde, bir başka dev sanatçı Lorca’nın Franco’nun adamları tarafından katledilişinin üzerinden de 37 yıl geçmişti. Lorca faşist Franco tarafından katledildikten sonra, bu ölüm makinesinin sofrasından kalkmayan Salvador Dali en doğal hakkını kullanmış ve o da fikirlerini özgürce beyan edivermişti. Kuşku yok ki, Jara’nın bir stadyumda binlerce kişiyle olması ve ellerinin kırılması da özgür bir tercihti, Lorca’nın ardından “alçakça” açıklamalar yapan Dali’nin sözleri de. Jara katledildiğinde İsmail Türüt henüz sekiz, Yavuz Bingöl ve Okan Kaan Bayülgen dokuz yaşındaydı.

Özgür tercihlerle büyüyorduk bizler. Bir başka özgür tercihin sahibi de, birgün, dehşet güzel sesiyle, davudi sazıyla Serdari’nin türküsünü okudu radyoda. Bağıra bağıra. “Serdari halimiz böyle n’olacak?/ Kısa çöp uzundan hakkın alacak”. Sanatın içine tükürmek için ağzında özgürce tükürük biriktirenlerin ülkesinde, o da kısa çöplerden ve onların haklarından bahsettiği için aldı payını. İşine son verildi. Soruşturmalar, baskılar. Bir süre sonra kanser teşhisi konulmuş fakat devlet izin vermediğinden yurtdışında tedavisi yapılamamıştı. 20 Eylül 1985’te hayatını kaybetti. Ardında binlerce soruşturma, işkence, gözdağı ve bir o kadar ürün bırakan Mehmet Ruhi Su göçüp gitti aramızdan. Bu toprakların akan suyu, esen yelinden derlediği 25 albüm bırakarak ardında. Su öldüğünde Türüt yirmi, Bingöl ve Bayülgen yirmi bir yaşındaydı.

Onlar da, biz de, devlet de özgür tercihlerle büyüyorduk. Ahmet Kaya özgür bir biçimde kendini ifade ettiği için bu devlet de özgür bir biçimde ölüme terk etti onu. Onu “iki damla gözyaşıyla” pazarlarda haraç mezat satanlara, sürgünlere yollayanlara gönderdiği “sitem”de demişti neyin asıl öldürücü darbe olduğunu: “Türkiye’de yaşadığım çok zor günlerde bir merhabasını istediğim, fakat o merhabayı benden esirgeyen bütün arkadaşlarıma ve dostlarıma ince bir sitemdir. Umarım bunu anlarlar.” O bunları söylemekte özgürdü ama onun bu sitemini anlamamak da özgür bir tercihti. Onu ölüme terk edildiği o coğrafyada yalnız bırakmak da öyle. Bu yüzden Yavuz Bingöl’ün şu özgür tercihine ve sözlerine de kızmadık, kızamadık “biz”: “Paris’te bir Türk restoranında oturuyorum, bakar mısınız telefonunuz var dediler. Bir açtım, Ahmet Kaya. Yavuz hoş geldin, evim çok yakın bana da uğrasana, dedi. Gidemedim, benimle ilgili bir şeyler yaparlar diye korktum. Bu işte biraz daha cesur olmak lazım.” Evet daha cesur olmak lazımdı. Gitmemek bir tercihti. Tıpkı o iftara gitmek gibi bir tercih hem de. Bu nedenle kızılmamalıydı. Ahmet Kaya el birliğiyle öldürüldüğünde Türüt otuz beş, Bingöl ve Bayülgen otuz altı yaşındaydı.

Bingöl’e neden kızıldı ki bu kadar? Sayın Bayülgen ne de güzel yazmış arkadaşına destek verirken: “Yavuz Bingöl twitterdan şöhret olmadı çocuklar. Yazdı söyledi başına bin türlü iş geldi. Önce onun kadar taşaklı olacaksın öyle konuşacaksın!”. Öyledir. Kimileri büyürken yalnızca “şöhret” olur. Oysa biz de büyüyoruz zulüm de büyüyor. Korkaklık da büyüyor, cesaret de büyüyor. Kimileri köçekleşerek, kimileri devleşerek büyüyor. Kimileri kürk için post için alçalarak, kimileri alçak gönüllülüğü kendine yol ederek büyüyor. Taşak mı dedi birisi? Olsun. Taşak onlarda, kadınlık yine bizde kalsın. Gurur duyarız. Öyleyse Küçük İskender’le bitirelim. Özgür bir tercihle: “Beş parasız paraladığım sokaklarında embesillerini/ Ve taşak kalpli aydınlarının sidik yarışlarını/ Görüp bol bol osuruyorum, başbakanı dinlerken televizyon karşısında/ Ekrana ekmek teknemi açmak/ Ya da esrar içmek, geğirmek en büyük mutluluk bana verdiğin…”

Ben bunları yazdığımda İsmail Türüt kırk dokuz, Yavuz Bingöl ve Okan Kaan Bayülgen elli yaşındaydı.

”Piyano çalışına tanık olan azdır İdil’in. Çünkü insanların önünde utanır.” 
Selçuk Demirci
 

”Piyano çalışına tanık olan azdır İdil’in. Çünkü insanların önünde utanır.”

Selçuk Demirci

 

Küba’nın 26 Temmuz’u: ‘Tarih bizi haklı çıkaracaktır’

image

Küba Devrimi’nde önemli dönemeçlerden birisi olan Moncada Kışlası Baskını’nın yıl dönümü 26 Temmuz, aynı zamanda Fidel ve arkadaşlarını devrime götüren hareketin de ismi oldu.

26 Temmuz, Fidel’i, Che’yi, yoldaşlarını ve Küba halkını Batista rejimine karşı zafere götüren sürecin önemli uğraklarından birisi. Küba halkı 26 Temmuz tarihini “Ulusal İsyan Günü” olarak kutluyor.

Bugün Moncada Kışlası Baskını’nın 61. yıl dönümü… Bu tarih Küba halkı ve Küba Devrimi için özel bir gün olarak kabul ediliyor. 26 Temmuz aynı zamanda devrimi yapacak hareketin de ismi.

Fidel Castro ve arkadaşları işbirlikçi diktatör Batista’yı devirmek için 26 Temmuz 1953 günü Moncada Kışlası’na bir baskın düzenledi. Girişim başarısız oldu ve tutuklandılar. 16 Ekim günü mahkemeye çıkarılan Fidel, “Tarih beni haklı çıkaracaktır” başlıklı meşhur savunmasını yaptı. Savunma elden ele çoğaltılarak paylaşıldı ve hareketin en güçlü propaganda araçlarından birisi haline geldi.

Batista halkın tepkisini yumuşatmak için cezayı sürgüne dönüştürmek zorunda kalınca, Meksika’da bir araya gelen Fidel ve yoldaşları mücadelelerini yeniden örgütlediler. Moncada Kışlası baskınına atıfla, kendilerine “26 Temmuz Hareketi” adını verdiler.

Meksika’dan Küba’ya ayak basan 82 kişinin öncülük ettiği iki yıl süren gerilla mücadelesinin ardından diktatörün ordusunu yenilgiye uğratarak 1 Ocak 1959 günü yönetime el koydular. 26 Temmuz böylelikle bir yenilgi değil, büyük bir zafer olarak tarihe geçti.
image

26 Temmuz 1953’te ne oldu?

26 Temmuz 1953 günü 125 kadın ve erkek sabah saat 5.15’de Ada’nın 2. büyük askeri garnizonu olan Moncada Kışlası’na saldırmak üzere harekete geçti. Hedef cephaneliği ele geçirerek silah sağlamak ve aynı zamanda cephaneliği ordunun kullanımına kapatmaktı. Diğer grup ise radyoyu ele geçirerek halkı ayaklanmaya çağıracaktı. Plan en ufak ayrıntısına kadar iyi tasarlanmıştı, ancak Santiago Karnavalı’nın kalabalığı planlarını gerçekleştirmelerini engelledi. Baskın planlandığı gibi gerçekleştirilemedi. Çatışmada ölenlerin sayısı fazla değildi ancak isyancıların büyük bir bölümü daha sonra işkenceyle öldürüldüler. Dağlara kaçmayı başarabilen Fidel ve beraberindeki 18 kişi ise 1 hafta sonra yakalandı.Yakalananlar hızla yargılanarak 5 ila 15 yıl arasında hapis cezalarına çarptırıldılar. 100 kişilik asker ablukası altında mahkeme salonunda savunmasını Fidel “Beni mahkum edin, bunun hiçbir önemi yok. Tarih beni haklı çıkaracaktır!” sözleriyle tamamladı.

Fidel bu yargılanma sonrasında 15 yıl hapse mahkûm oldu ancak 3 yıl hapis yattıktan sonra çıkarılan genel af sonucu 5 Mayıs 1955’te tahliye oldu. Fidel, tahliye olduktan sonra baskını gerçekleştiren grup olan Moviemento’nun 26 Temmuz Hareketi adını alması kararlaştırıldı. 26 Temmuz Hareketi bütün ülkede devrime kadar sürecek olan toplumsal hareketin, yer altı direnişlerinin ve mücadelenin örgütleyicisi oldu.26 Temmuz Hareketi’nin Moncoda kışlası baskının gerçekleştirirken en öenmli amaçları ise ülkede Batista rejimine karşı duyulan tepkinin ortaya çıkmasını sağlamaktı. Baskın, devrime giden yolu tetiklemişti. Fidel ve beraberindekiler Meksika’ya geçerek 1956 yılında Che Guevara ile birlikte Granma teknesiyle Oreinte Bölgesinde Las Coloradas’a çıktılar. Küba devrimi Ocak 1959’da gerçekleşti.



26 Temmuz Hareketi…

“26 Temmuz Hareketi alt tabakaların, alt tabakalar için ve alt tabakalarla oluşturulan devrimci örgütüdür.

26 Temmuz Hareketi hiç kimsenin politik fitne veremeyeceği Küba işçi sınıfının kurtuluş umududur, ataları tarafından özgürleştirilen topraklar üzerinde paryalar halinde yaşayan köylünün toprak umududur, göçmenlerin, üzerlerinde çalışamadıkları ve yaşayamadıkları topraklarına geri dönüş umududur, açlara ekmek ve unutulmuşlara adalet umududur.

26 Temmuz Hareketi bu mücadelede 10 Mart 1952’den beri düşenlerin davalarını sürdürür ve sükûn içinde ulusa, onların eşlerine, çocuklarına, ailelerine ve kardeşlerine, devrimin mağdurları tehlikeye atmayacağını beyan eder.

26 Temmuz Hareketi yakın saflara sıcak bir davetiyedir, kolları Küba’nın tüm devrimcilerine, ufak tefek partizan farklarını ve daha evvel yapılan hiçbir ayrımı gözetmeksizin açıktır.

26 Temmuz Hareketi ülkemizin canlı ve sağlıklı geleceğidir, halka sözü verilmiş onurdur, vaat yerine getirilecektir.”

Fidel Castro Ruz
19 Mart 1956”

Sol Haber Portalı

Ablamı hep elinde bir kitapla hatırlıyorum nedense. Çok ama çok okuduğundan herhalde. Gerçekten öyleydi. Öyle ki doğum günlerinde olsun, başka zamanlarda olsun, ablama hep kitap hediye edilirdi. Eğer ablam da birilerine hediye alacaksa, bu mutlaka bir kitap olurdu. Gece geç saatlere kadar kitap okumasına kızarlardı annem ve babam. Ah benim kitap kurdu ablam, “Tamam tamam, yatıyorum artık.” deyip, ışıkları söndürürdü ama başına yorganı çekip altında küçük bir lambayla kitap okumaya devam ettiğini bilirdim ben onun. Söylemezdim annemle babama bunu tabi… Yok, ablamdan bu “hizmetimin” karşılığını beklediğimden falan değil. Severdim ben ablamı. Hem de çok… Arda Çağlar Erkmen (Ayçe İdil Erkmen’in kardeşi)

Ablamı hep elinde bir kitapla hatırlıyorum nedense. Çok ama çok okuduğundan herhalde. Gerçekten öyleydi. Öyle ki doğum günlerinde olsun, başka zamanlarda olsun, ablama hep kitap hediye edilirdi. Eğer ablam da birilerine hediye alacaksa, bu mutlaka bir kitap olurdu. Gece geç saatlere kadar kitap okumasına kızarlardı annem ve babam. Ah benim kitap kurdu ablam, “Tamam tamam, yatıyorum artık.” deyip, ışıkları söndürürdü ama başına yorganı çekip altında küçük bir lambayla kitap okumaya devam ettiğini bilirdim ben onun. Söylemezdim annemle babama bunu tabi… Yok, ablamdan bu “hizmetimin” karşılığını beklediğimden falan değil. Severdim ben ablamı. Hem de çok… 

Arda Çağlar Erkmen (Ayçe İdil Erkmen’in kardeşi)