Bir ses ki için içinDiplerde derinlerde şimdi.Bekliyor sırasını sabırla,Seçerek sözcüklerini.Çıkmak için gün ışığınaHazırlıyor konuşmaya kendini.
- Hey ahbap; bu acı var ya,Kuş olsan kaçırmaz seni.- Öyleyse biri eski yazıylaSağdan sola yazsın beni.Metin Altıok

Bir ses ki için için
Diplerde derinlerde şimdi.
Bekliyor sırasını sabırla,
Seçerek sözcüklerini.
Çıkmak için gün ışığına
Hazırlıyor konuşmaya kendini.

- Hey ahbap; bu acı var ya,
Kuş olsan kaçırmaz seni.

- Öyleyse biri eski yazıyla
Sağdan sola yazsın beni.

Metin Altıok

6. Filo Protestosu ve Vedat Demircioğlu’nun KatledilmesiÜlkemizde 6. filoya yönelik ilk protestolar 1967 yılında yapılmaya başlanmıştı. O günlerde FKF İstanbul sekreterliği protesto amaçlı bir açlık grevi düzenlemişti. Olayların büyük bir hızla geliştiği 1968’de ise 6. Filo’yu yeniden karşılamak için 15 Temmuz’da İTÜ’de devrimci gruplar arasında bir toplantı düzenlendi. Toplantıda 76 kuruluş 6. Filo protestolarında ortak davranmak için biraraya gelmişti ve bildiriden mitinge kadar bir dizi eylem kararı alınmıştı. Toplantı dağılırken dışarda bekleyen polis, gruptan 11 öğrenci önderini gözaltına aldı. Ertesi gün FKF bunu protesto eden bir etkinlik düzenledi ve iki gün boyunca İTÜ’nün bulunduğu Gümüşsuyu’nun ara sokaklarında polisle öğrenciler arasıda küçük çaplı çatışmalar sürdü.17 Temmuz akşamı, yukarıda bahsettiğimiz gelişmelerden dolayı öğrenciler yurt bahçesinde beklemektedirler. 18 Temmuz gecesi saat 01.30 cıvarlarında yurdu kuşatan polis ve inzibat çemberinin arasından Dolmabahçe’ye doğru beraberlerindeki kadınlarla gürültülü bir biçimde geçen ABD askerleri böylece fitili de ateşlemiş oldular. Yurttan çıkan öğrenciler inzibatları aşıp ABD’lilere müdahale ettiler. Öğrencilere saldıran polis, bir öğrenciyi gözaltına alırken, başkalarını da almaya çalışan bir komiser de öğrenciler tarafından rehin alınıp yurda götürülür. Beyoğlu İnzibat Bölge Komutanı Hikmet Silahçıoğlu’nun arabuluculuk girişimleriyle gözaltına alınan öğrenci, rehin tutulan komiser ile takas edilir. Bu arada yurda müdahale için gereken izin verilmiştir. Saat 4.30 cıvarında polis yurda saldırıya geçer ve arada kalmak istemeyen inzibatlar çekilir. Polis öğrencilerin kapattıkları demir kapıları kırıp içerideki çoğu uyuyan tüm öğrencilere vahşice saldırır. “Öldürün piçleri”, “Komünistlere vurun” nidaları arasında öğrenciler merdivenlerden aşağıya atılır, bu arada hukuk fakültesi öğrencisi Vedat Demircioğlu, 2. Kat penceresinden aşağıya atılır. Yıllar sonra Seher Şahin de aynı şekilde okulu basan polislerce pencereden atılarak katledilecektir. Baskın sırasında 47 öğrenci yaralanır, 30 öğrenci gözaltına alınır. Geride kalan öğrenciler saat 5.30 cıvarında ellerinde pankartlarla Taksim Anıtına kadar yürüyüp, ardından yaralı arkadaşlarının durumunu öğrenmek için hastanelere giderler. Bu sırada da polisle çatışmalar devam etmekte, Taksim İlkyardım Hastanesi’nin önündeki bir polis jipi tahrip edilmektedir.18 Temmuz günü olayı duyan İTÜ’ye koşuyordu. Kitle sloganlar ve marşlar eşliğinde 12’deki mitingin ardından Dolmabahçe’de demirlemiş 6. Filonun üzerine yürümeye hazırlanırken o dönemin FKF İl Sekreterliğini elinde bulunduran reformistler, provakasyon edebiyatı yaparak Dolmabahçe’ye yürünmesini engellemeye çalışmaktadır. Harun Karadeniz ve Hasan Yalçın’ın bu içerikteki konuşmalarının ardından kitle Dolmabahçe’ye doğru yürüyüşe geçer. Bu arada miting alanını daha önce terk eden reformistler ise Gümüşsuyu’nda yürüyen kitlenin önüne barikat kurmaya çalışmaktadırlar. Son zamanlarda sık sık eklektik bir tarih anlayışıyla isimleri yan yana konulan Deniz Gezmiş ve Harun Karadeniz, işte bu barikatın iki karşıt cephesindedirler. Sonuçta, barikat aşılmış ve kitle bir sel gibi Dolmabahçe’ye akmaktadır. Kendilerini motorlara atmayı beceremeyen, geç kalan ABD askerleri denize dökülür. Rıhtımdaki kamyonlarda bulunan ABD’ye ait malzemeler de tahrip edilir, denize dökülür. Arabasıyla oradan geçmeye çalışan bir ABD askerinin aracı tahrip edilir. Oradan geçmekte olan halk da öğrencilere katılır, kitle 3-4 bini bulur. Saat 21 olduğunda, 7 saat geçmesine rağmen Dolmabahçe’deki öfke dinmemiştir. Bu kadar uzun süren bir kitle eylemini iyice kuşatan polis, kitleye yine vahşice saldırır. İki çember oluşturulmuştur ve birincisinden çıkan, ikincisinden de dayak yiyerek vahşetten sıyrılabilmektedir.20 Temmuzda FKF Beyazıt Meydanında bir miting düzenledi. Yükselen anti-emperyalist öfkeyi ifade etmek, düşmana yönlendirmek bir yana, varolanı sönümlendirmeyi, parlementer mücadele içindeki hedeflere (Demirel, Sükan vb.) yönlendirmeyi amaçlayan TİP’lilerin bu mitingteki tavrı, o dönemin MDD-sosyalist devrim ayrışmalarına hız vermekten öte bir anlam ifade etmedi.24 Temmuz sabahı Vedat Demircioğlu’nun yaşamını yitirmesi üzerine ayrışmaya bir halka daha eklendi. FKF yönetimi aldığı karar uyarınca Beyazıt’taki Turan Emeksiz Anıtı önünden başlattığı yürüyüşü Valiliğe kadar sürdürmüş, polisin müdahalesi üzerine önceden alınan karar gereği oturma eylemi yaptıkları için hepsi gözaltına alınmıştır. Vedat Demircioğlu’nun cenazesi polis tarafından kaçırıldığı için temsili bir tabutla gösteri yapan devrimci öğrenciler ise Cağaloğlu’nda polisle çatışmaya girmişlerdi.Sosyalist Barikat

6. Filo Protestosu ve Vedat Demircioğlu’nun Katledilmesi

Ülkemizde 6. filoya yönelik ilk protestolar 1967 yılında yapılmaya başlanmıştı. O günlerde FKF İstanbul sekreterliği protesto amaçlı bir açlık grevi düzenlemişti. Olayların büyük bir hızla geliştiği 1968’de ise 6. Filo’yu yeniden karşılamak için 15 Temmuz’da İTÜ’de devrimci gruplar arasında bir toplantı düzenlendi. Toplantıda 76 kuruluş 6. Filo protestolarında ortak davranmak için biraraya gelmişti ve bildiriden mitinge kadar bir dizi eylem kararı alınmıştı. Toplantı dağılırken dışarda bekleyen polis, gruptan 11 öğrenci önderini gözaltına aldı. Ertesi gün FKF bunu protesto eden bir etkinlik düzenledi ve iki gün boyunca İTÜ’nün bulunduğu Gümüşsuyu’nun ara sokaklarında polisle öğrenciler arasıda küçük çaplı çatışmalar sürdü.
17 Temmuz akşamı, yukarıda bahsettiğimiz gelişmelerden dolayı öğrenciler yurt bahçesinde beklemektedirler. 

18 Temmuz gecesi saat 01.30 cıvarlarında yurdu kuşatan polis ve inzibat çemberinin arasından Dolmabahçe’ye doğru beraberlerindeki kadınlarla gürültülü bir biçimde geçen ABD askerleri böylece fitili de ateşlemiş oldular. Yurttan çıkan öğrenciler inzibatları aşıp ABD’lilere müdahale ettiler. Öğrencilere saldıran polis, bir öğrenciyi gözaltına alırken, başkalarını da almaya çalışan bir komiser de öğrenciler tarafından rehin alınıp yurda götürülür. Beyoğlu İnzibat Bölge Komutanı Hikmet Silahçıoğlu’nun arabuluculuk girişimleriyle gözaltına alınan öğrenci, rehin tutulan komiser ile takas edilir. Bu arada yurda müdahale için gereken izin verilmiştir. 

Saat 4.30 cıvarında polis yurda saldırıya geçer ve arada kalmak istemeyen inzibatlar çekilir. Polis öğrencilerin kapattıkları demir kapıları kırıp içerideki çoğu uyuyan tüm öğrencilere vahşice saldırır. “Öldürün piçleri”, “Komünistlere vurun” nidaları arasında öğrenciler merdivenlerden aşağıya atılır, bu arada hukuk fakültesi öğrencisi Vedat Demircioğlu, 2. Kat penceresinden aşağıya atılır. Yıllar sonra Seher Şahin de aynı şekilde okulu basan polislerce pencereden atılarak katledilecektir. Baskın sırasında 47 öğrenci yaralanır, 30 öğrenci gözaltına alınır. Geride kalan öğrenciler saat 5.30 cıvarında ellerinde pankartlarla Taksim Anıtına kadar yürüyüp, ardından yaralı arkadaşlarının durumunu öğrenmek için hastanelere giderler. Bu sırada da polisle çatışmalar devam etmekte, Taksim İlkyardım Hastanesi’nin önündeki bir polis jipi tahrip edilmektedir.

18 Temmuz günü olayı duyan İTÜ’ye koşuyordu. Kitle sloganlar ve marşlar eşliğinde 12’deki mitingin ardından Dolmabahçe’de demirlemiş 6. Filonun üzerine yürümeye hazırlanırken o dönemin FKF İl Sekreterliğini elinde bulunduran reformistler, provakasyon edebiyatı yaparak Dolmabahçe’ye yürünmesini engellemeye çalışmaktadır. Harun Karadeniz ve Hasan Yalçın’ın bu içerikteki konuşmalarının ardından kitle Dolmabahçe’ye doğru yürüyüşe geçer. 

Bu arada miting alanını daha önce terk eden reformistler ise Gümüşsuyu’nda yürüyen kitlenin önüne barikat kurmaya çalışmaktadırlar. Son zamanlarda sık sık eklektik bir tarih anlayışıyla isimleri yan yana konulan Deniz Gezmiş ve Harun Karadeniz, işte bu barikatın iki karşıt cephesindedirler. 

Sonuçta, barikat aşılmış ve kitle bir sel gibi Dolmabahçe’ye akmaktadır. Kendilerini motorlara atmayı beceremeyen, geç kalan ABD askerleri denize dökülür. Rıhtımdaki kamyonlarda bulunan ABD’ye ait malzemeler de tahrip edilir, denize dökülür. Arabasıyla oradan geçmeye çalışan bir ABD askerinin aracı tahrip edilir. Oradan geçmekte olan halk da öğrencilere katılır, kitle 3-4 bini bulur. 
Saat 21 olduğunda, 7 saat geçmesine rağmen Dolmabahçe’deki öfke dinmemiştir. Bu kadar uzun süren bir kitle eylemini iyice kuşatan polis, kitleye yine vahşice saldırır. İki çember oluşturulmuştur ve birincisinden çıkan, ikincisinden de dayak yiyerek vahşetten sıyrılabilmektedir.

20 Temmuzda FKF Beyazıt Meydanında bir miting düzenledi. Yükselen anti-emperyalist öfkeyi ifade etmek, düşmana yönlendirmek bir yana, varolanı sönümlendirmeyi, parlementer mücadele içindeki hedeflere (Demirel, Sükan vb.) yönlendirmeyi amaçlayan TİP’lilerin bu mitingteki tavrı, o dönemin MDD-sosyalist devrim ayrışmalarına hız vermekten öte bir anlam ifade etmedi.
24 Temmuz sabahı Vedat Demircioğlu’nun yaşamını yitirmesi üzerine ayrışmaya bir halka daha eklendi. FKF yönetimi aldığı karar uyarınca Beyazıt’taki Turan Emeksiz Anıtı önünden başlattığı yürüyüşü Valiliğe kadar sürdürmüş, polisin müdahalesi üzerine önceden alınan karar gereği oturma eylemi yaptıkları için hepsi gözaltına alınmıştır. 

Vedat Demircioğlu’nun cenazesi polis tarafından kaçırıldığı için temsili bir tabutla gösteri yapan devrimci öğrenciler ise Cağaloğlu’nda polisle çatışmaya girmişlerdi.

Sosyalist Barikat

Vedat Demircioğlu’nun yaralandığı 18 Temmuz sabahında ITÜ Gümüşsuyu kampüsü. “Arkadaş kan izini takip et “
‪#‎VedatDemircioğlunuUnutmadık‬

Vedat Demircioğlu’nun yaralandığı 18 Temmuz sabahında ITÜ Gümüşsuyu kampüsü. “Arkadaş kan izini takip et “

‪#‎VedatDemircioğlunuUnutmadık‬

Dünyanın bütün sabahları için iki bilet al maviş anne
Aman umutsuz bir yer olmasın!

Didem Madak 

Görsel: hasanabi



Tıpış tıpış faşizmBaşbakan ikide bir “Ben diktatör olsam…” dedikçe, yutkunup duruyordum, bunu yazmalıyım, diye…Olmadı. Araya başka mevzular girdi… Derken…Kemal Kılıçdaroğlu, eksik olmasın, ‘10 Ağustos’ tamimini yayımladı (15 Temmuz 2014): “Sandığa gideceksiniz!” Eyvallah… Da nasıl?“Adam gibi, tıpış tıpış…”Başımız üstüne!Ahali, CHP Liderinin, ‘Seçim günü malak gibi kuma serilip yatmayın, oyunuzu-Ekmeleddin Beye- kullanın’ mealindeki talimatını sindirmekle meşgulken… RT Erdoğan, muarızının attığı ipi gördü… Kelime akrobasisi yaptı, “Tıpış tıpış”a yapıştı:“Kendi seçmenine böyle (tıpış tıpış) diyen kişi, bir de utanmadan bize diktatör yakıştırması yapıyor. Senden daha güzel diktatör olmaz.” (16 Temmuz 2014)Ee, herkesin derdi başka…TEHDİT, İNKAR VE DEMAGOJİBaşbakan da giderek alameti farikası haline gelen “diktatör” sıfatını püskürtmeye çalıştı…Aslında o bunu hep yapıyor. Misal. Kılıçdaroğlu’nun da bulunduğu TOBB Genel Kurulunda, bunu çok özlü ifade etmişti: “Bu ülkenin Başbakanına defaatle diktatör yakıştırması yapan bir muhalefet var. (CHP liderinin oturduğu sırayı işaret ederek) Karşımda şu anda bulunuyorlar…”Bundan sonrasına dikkat:“Tayyip Erdoğan diktatör olacak sen meydanlarda dolaşacaksın öyle mi!? Diktatörün olduğu ülkede sen bunu yapamazsın!” (22 Mayıs 2014)Bu uzunca hatırlatmayı şunu için yaptım:Başbakan ve maiyetindeki medya elemanları, fiktif bir ‘faşizm’ ve ‘diktatörlük’ tarif ediyor…Sonra da RT Erdoğan’ın deyimiyle, “Ben diktatör olsaydım, sen konuşamazdın…” “Siz şöyle yazamazdınız…” filan şeklinde demagoji yapıyor…Başbakan ve çevresinin bizi inandırmaya çalıştırdığı bu demagojik “akıl” yürütmenin mekanizması şöyle işliyor: Faşist lider ya da diktatörün astığı astık, kestiği kestiktir… Kimse ona muhalefet edemez… Hakkında ileri geri konuşamaz… Misal. Hırsız diyemez, yolsuzlukla suçlayamaz…Medya, bu yönde yayın yapamaz… Filan.Doğru. Ama yanlış. Yanlış… Zira bu tasvir her şeyden önce şu bakımdan sakat:Faşizmin (ya da diktatörlük vesaire şeklindeki ‘demokrasi dışı’ olağanüstü rejim biçimlerinin) oluşum, örgütlenme ve iktidara yürüyüş süreci ile tüm frenleyici ağırlıklardan kurtulduğu ‘tam ve tek’ hükmedici olarak iktidar olma sonrasındaki farkı göz ardı etmekte. Alıntıladığım TOBB konuşmasından misal…Diyor ki Erdoğan:“Tayyip Erdoğan diktatör olacak sen meydanlarda dolaşacaksın öyle mi!?.. yapamazsın!”Hayır. Yapar… Faşizmin kurucu babası Mussolini İtalyası’nda mesela yapıldı…MUSSOLİNİ DE ELEŞTİRİLEBİLİYORDU AMA… Faşistler 1922’de iktidara yürümeye başladı… Mecliste hüküm sürerken, Komünistler de oradaydı… Henüz. Ve: “İtalyan Komünist Partisi Parlamento Grubu Başkanı Antonio Gramsci (Evet, o Gramsci-ea) Meclis kürsüsünden faşistlerin cinayetlerini ortaya döküyordu.”Hem de Mussolini’nin gözünün içine baka baka… Sadece konuşmuyor, yazıyordu da:“…yazısında Mussolini’nin Amerikan Emperyalizmi ile olan sıkı bağlarını ve Amerika’dan sağladığı para yardımını açığa vurdu.” (Georges Cogniot, Gramsci’nin Felsefe ve Politika Sorunları kitabı, s. 10, Payel Y.) Şunu mu demek istiyorum?Mussolini ve faşizm demokrat olduğu için mi komünist muhalefet bile açık faaliyet yürütebiliyordu?Tabii ki hayır!Mussolini o sıralarda hedefine tam varmamıştı ve komünistlere dahi tahammül etmek zorundaydı…Çünkü… “Faşizmin kendine has sistemi ve inançları hemen gerçekleştiremediği ve bir kaç yıl içinde var olan düzenden sapmadığı bir gerçektir. Faşist iktidar ilk yıllarda kuvvetli fakat bilinçsiz koymalarla uğraşmak zorunda kalmıştır. Fakat zamanla bu başkaldırılar önlenmiş ve ünlü totaliter sistem, hatta bazılarına göre, gangsterlik sistemi kurulmuştur.” (Çetin Özek, Direnen Faşizm, s. 16, İzlem Yayınları) Nitekim öyle oldu… Gramsci, andığım o konuşma ve yazılarından kısa süre sonra (1926) tutuklandı… Sonu ölümle sonuçlanacak 11 yıllık hapislik hayatı başladı… Lakin… O zamana kadar Ç. Özek’in yazdığı gibi işledi süreç… Mussolini ve Hitler bilhassa öyle yaptı:Kurulu düzene uyarak kurulu düzeni değiştirmeye başladı… SANDIKTAN ÇIKAN TERÖRAşağıdan yukarı kitleselleşerek sandıktan çıkmış bütün faşistler iktidara gelene….Önlerindeki engelleri bir bir temizleyene kadar “ayıya dayı” dedi…Vaatlerle kalabalıkları peşine taktı…Hani neredeyse şeytanla bile iş birliği yapacak kadar her türlü ittifaka girdi-çıktı…Uzlaşma ve (iç-dış) koalisyonlarla işini yürüttü… O kadar ki… Faşistler’in ünlü Roma yürüyüşüne 200 kadar Yahudi de katıldı…Katilinin peşine takılanlar sadece Yahudiler miydi? Yooo… İtalya’da da Almanya’da da “antikapitalist” demagojinin peşine takılan “solcu faşistler”…Kimi anarşist anarko sendikalist ve “antiemperyalist” faşistler… Azımsanamayacak ölçüde entelektüel…de.. Mussolini ile yola çıkanlar arasındaydı.Lakin şartlar Mussolini’ye, “Faşizmin iktidara yürüdüğü kadrolarla iktidar olamayacağını” fark ettirdi: Tasfiye edildiler. Sadece İtalya’da değil Almanya’da da… İktidara hazırlanış sürecinin kimi unsurları, faşizmin önündeki pürüzler kalktıkça yok edildi… Hitler’i Hitler yapanlardan 2 milyon SA’cı ve şefleri “Uzun bıçaklar gecesi”nde ortadan kaldırıldı…Ama dediğim gibi: Bütün bu kıyıcı terör esas yüzünü faşizmin ustalık döneminde gösterdi…Çıraklık/hazırlık döneminde ise komünistler de konuşuyor, yazıyor çiziyordu, sosyal demokratlar da…Hülasası… Faşistleşme süreci ile faşist iktidar döneminin ayırt edici özelliklerine dair tarihin kayıtları dururken… Tayyip ve medyadaki taifesinin, “Diktatörlük olsa…” diye başlayan cümleleri, demokrasi vadetmiyor .Erdoğan’ın Köşk sloganı ne diyor? “Yeni Türkiye yolunda…”Yol bitince, murad edilen “Yeni Türkiye” müesses nizam haline gelince halimiz nice olacak?Mesele bu…SATIR ALTINDAN NOTLAR…KAVRAM TALANIFaşizm meselesine girmişken, değinmeden olmaz… Hegemonya tesis etmeye çalışan Tayyiban uleması, kavram hırsızlığı yapıyor… Tarihsel bağlam ve sınıfsal içeriğinden kopartarak kullandıkları kavramların başında da ‘faşizm’ geliyor…Sosyalistlerin dahi yerli yerince kullanması gerekirken faşizmi…AKP’nin maiyet medyası ve iktidarın organik aydınları tam anlamıyla yavuz hırsız çıktı…Kimi zaman solculardan dahi esirgemedikleri faşist damgasını, önüne gelene vurmakta beis görmüyorlar…Faydası olmayacağını bilsem de…Faşizmi enine boyuna inceleyen Nicos Poulantzas’tan bir anekdot aktarayım: “Horkheimer*, ‘totalitarizm’ konusundaki bir dizi görüşe hemen karşı çıkıp, şöyle diyor:‘Kapitalizmden söz etmek istemeyen birinin, faşizm konusunda da ağzını açmaması gerekir.’ Bu, tamamen yanlıştır. Asıl emperyalizmden söz etmek istemeyen birinin faşizm konusunda ağzını açmaması gerekir.” (Faşizm ve Diktatörlük, s. 27)*Eleştirel Marksist Frankfurt Okulunun kurucularındanTAYYİBAN’IN MEDYA TİMİÇetin Altan, gazetecilikte “Patronuma soramadığım soruyu başkasına da sormam” der…Tartışılabilir yönleri bulunabilirse de ahlaklı, tutarlı tavır…Altan’ın meslek prensibini anmamın sebebi şu:Geçenlerde A(tv de olabilir) Haber’de rastladım… Ekmeleddin İhsanoğlu’na güya soru sormuşlar…Sonuna denk geldiğim için sorunun ne olduğunu anlamadım. Ama belli ki “tuzak” soru ve denk geldiğim haberi yapmak için planlanmış:Muhabirle İhsanoğlu’nun maiyeti tartışıyordu, Tayyip’in kanalı da haber adı altında teşhir ediyordu….Hafta başı benzer manzara tekrarlandı…Bu sefer nöbette Yeni Akit muhabiri vardı…Sloganı ekmek ya Ekmeleddin Beyin, ‘ekmeğin fiyatını’ soruyor…‘Soru’ gazeteciliğin başladığı yerdir… Elbette en “kılçık” sorular bile sorulmalı, ezber bozmaya çalışılmalı… Mesele şu: Başbakan karşısında hazır olda beklerken…İçinden 17 Aralık… Sıfırlama… Filan geçen cümleler kuramazken… Ve hatta hazrete ve diğer AKP’lilere biraz yandan bakan soru soranlara çıkışma/engelleme cüreti gösterirken… Bunu yapmak, patronun rakibini provoke etmeye çalışmak ayıptır… Gazetecilik değil…Erdoğan kampanyasının parçası haline gelmektir: Tetikçilik! Başbakanın bırak muhalifi, “Acaba şöyle de olabilir mi efendim” diyebilecek gazetecileri bile toplantılarına almamasını, mesele etmemelerinden ise bahsetmiyorum bile…GÖKÇEK TİPİ GAZETECİLİKMaiyet medyasındaki tetikçiliğin Akit’leşmiş halini görünce Melih Gökçek’i hatırladım… Hâlâ yapıyor mu bilmiyorum ama bi’ara bu rezilliğin şahikasını Gökçek icra ediyordu…Eline mikrofon verdiği elemanlarına, muarızlarını taciz ettiriyordu…O aralar kapıştığı Emin Çölaşan’ı misafirliğe gittiği evin kapısında karşılıyorlardı diyeyim, siz anlayın… Neyse… Merak ettim: Bu son ‘organize işler’de onun dahli var mı? ‘IRKÇI GEZİ’ KONULU KOMPOZİYON YARIŞMASIBaşbakan kendini aşmaya devam ediyor….Beyin-ağız-kulak ilişkisi hepten kopmuş intibaı uyandırıyor.Benim yakaladığım son marifeti şu:(HDP’yi kapatmakla tehdit ederken) “Irkçı Gezi olaylarına sahip çıkmanın bedelini göreceksiniz!” (19 Temmuz 2014)“Irkçı Gezi olayları…” Vardır bi’hikmeti diye altından girip üstünden çıktım… Beş, altı… Çok boyutlu bakmaya, idrak etmeye çalıştım… Iııh…Anlayamadım: “Irkçı Gezi olayları…” ne ola ki? Gezi’ye sallama külliyatına bu “ırkçılık” mefhumu nereden, nasıl çıktı?.. Bulmadım..Kompozisyon yarışması düzenlemeye karar verdim… Bakalım ırkçılıkla ‘Gezi’ nasıl akıl ve izan çerçevesinde nasıl yan yana getirilecek… Maiyet medyası… Başbakanın kadrolu tevilcileri göreve…Vaktiyle “Bunu ben bile açıklayamam” fıkrasına sığınan Mehmet Barlas sen de..Erol ARAL - Evrensel
Tıpış tıpış faşizm

Başbakan ikide bir “Ben diktatör olsam…” dedikçe, yutkunup duruyordum, bunu yazmalıyım, diye…
Olmadı. Araya başka mevzular girdi… Derken…
Kemal Kılıçdaroğlu, eksik olmasın, ‘10 Ağustos’ tamimini yayımladı (15 Temmuz 2014): 
“Sandığa gideceksiniz!” 
Eyvallah… Da nasıl?
“Adam gibi, tıpış tıpış…”
Başımız üstüne!
Ahali, CHP Liderinin, ‘Seçim günü malak gibi kuma serilip yatmayın, oyunuzu
-Ekmeleddin Beye- kullanın’ mealindeki talimatını sindirmekle meşgulken… 
RT Erdoğan, muarızının attığı ipi gördü… Kelime akrobasisi yaptı, “Tıpış tıpış”a yapıştı:
“Kendi seçmenine böyle (tıpış tıpış) diyen kişi, bir de utanmadan bize diktatör yakıştırması yapıyor. Senden daha güzel diktatör olmaz.” (16 Temmuz 2014)
Ee, herkesin derdi başka…

TEHDİT, İNKAR VE DEMAGOJİ

Başbakan da giderek alameti farikası haline gelen “diktatör” sıfatını püskürtmeye çalıştı…
Aslında o bunu hep yapıyor. 
Misal. Kılıçdaroğlu’nun da bulunduğu TOBB Genel Kurulunda, bunu çok özlü ifade etmişti: 
“Bu ülkenin Başbakanına defaatle diktatör yakıştırması yapan bir muhalefet var. (CHP liderinin oturduğu sırayı işaret ederek) Karşımda şu anda bulunuyorlar…”
Bundan sonrasına dikkat:
“Tayyip Erdoğan diktatör olacak sen meydanlarda dolaşacaksın öyle mi!? Diktatörün olduğu ülkede sen bunu yapamazsın!” (22 Mayıs 2014)
Bu uzunca hatırlatmayı şunu için yaptım:
Başbakan ve maiyetindeki medya elemanları, fiktif bir ‘faşizm’ ve ‘diktatörlük’ tarif ediyor…
Sonra da RT Erdoğan’ın deyimiyle, “Ben diktatör olsaydım, sen konuşamazdın…” “Siz şöyle yazamazdınız…” filan şeklinde demagoji yapıyor…
Başbakan ve çevresinin bizi inandırmaya çalıştırdığı bu demagojik “akıl” yürütmenin mekanizması şöyle işliyor: 
Faşist lider ya da diktatörün astığı astık, kestiği kestiktir… Kimse ona muhalefet edemez… 
Hakkında ileri geri konuşamaz… 
Misal. Hırsız diyemez, yolsuzlukla suçlayamaz…
Medya, bu yönde yayın yapamaz… Filan.
Doğru. Ama yanlış. 
Yanlış… Zira bu tasvir her şeyden önce şu bakımdan sakat:
Faşizmin (ya da diktatörlük vesaire şeklindeki ‘demokrasi dışı’ olağanüstü rejim biçimlerinin) oluşum, örgütlenme ve iktidara yürüyüş süreci ile tüm frenleyici ağırlıklardan kurtulduğu ‘tam ve tek’ hükmedici olarak iktidar olma sonrasındaki farkı göz ardı etmekte. 
Alıntıladığım TOBB konuşmasından misal…
Diyor ki Erdoğan:
“Tayyip Erdoğan diktatör olacak sen meydanlarda dolaşacaksın öyle mi!?.. yapamazsın!”
Hayır. Yapar… Faşizmin kurucu babası Mussolini İtalyası’nda mesela yapıldı…

MUSSOLİNİ DE ELEŞTİRİLEBİLİYORDU AMA… 

Faşistler 1922’de iktidara yürümeye başladı… Mecliste hüküm sürerken, Komünistler de oradaydı… Henüz. 
Ve: “İtalyan Komünist Partisi Parlamento Grubu Başkanı Antonio Gramsci (Evet, o Gramsci-ea) Meclis kürsüsünden faşistlerin cinayetlerini ortaya döküyordu.”
Hem de Mussolini’nin gözünün içine baka baka… 
Sadece konuşmuyor, yazıyordu da:
“…yazısında Mussolini’nin Amerikan Emperyalizmi ile olan sıkı bağlarını ve Amerika’dan sağladığı para yardımını açığa vurdu.” (Georges Cogniot, Gramsci’nin Felsefe ve Politika Sorunları kitabı, s. 10, Payel Y.) 
Şunu mu demek istiyorum?
Mussolini ve faşizm demokrat olduğu için mi komünist muhalefet bile açık faaliyet yürütebiliyordu?
Tabii ki hayır!
Mussolini o sıralarda hedefine tam varmamıştı ve komünistlere dahi tahammül etmek zorundaydı…
Çünkü… 
“Faşizmin kendine has sistemi ve inançları hemen gerçekleştiremediği ve bir kaç yıl içinde var olan düzenden sapmadığı bir gerçektir. Faşist iktidar ilk yıllarda kuvvetli fakat bilinçsiz koymalarla uğraşmak zorunda kalmıştır. Fakat zamanla bu başkaldırılar önlenmiş ve ünlü totaliter sistem, hatta bazılarına göre, gangsterlik sistemi kurulmuştur.” (Çetin Özek, Direnen Faşizm, s. 16, İzlem Yayınları) 
Nitekim öyle oldu… Gramsci, andığım o konuşma ve yazılarından kısa süre sonra (1926) tutuklandı… Sonu ölümle sonuçlanacak 11 yıllık hapislik hayatı başladı… 
Lakin… O zamana kadar Ç. Özek’in yazdığı gibi işledi süreç… Mussolini ve Hitler bilhassa öyle yaptı:
Kurulu düzene uyarak kurulu düzeni değiştirmeye başladı… 

SANDIKTAN ÇIKAN TERÖR

Aşağıdan yukarı kitleselleşerek sandıktan çıkmış bütün faşistler iktidara gelene….
Önlerindeki engelleri bir bir temizleyene kadar “ayıya dayı” dedi…
Vaatlerle kalabalıkları peşine taktı…
Hani neredeyse şeytanla bile iş birliği yapacak kadar her türlü ittifaka girdi-çıktı…
Uzlaşma ve (iç-dış) koalisyonlarla işini yürüttü… 
O kadar ki… Faşistler’in ünlü Roma yürüyüşüne 200 kadar Yahudi de katıldı…
Katilinin peşine takılanlar sadece Yahudiler miydi? 
Yooo… İtalya’da da Almanya’da da “antikapitalist” demagojinin peşine takılan “solcu faşistler”…
Kimi anarşist anarko sendikalist ve “antiemperyalist” faşistler… Azımsanamayacak ölçüde entelektüel…de.. Mussolini ile yola çıkanlar arasındaydı.
Lakin şartlar Mussolini’ye, “Faşizmin iktidara yürüdüğü kadrolarla iktidar olamayacağını” fark ettirdi: Tasfiye edildiler. 
Sadece İtalya’da değil Almanya’da da… İktidara hazırlanış sürecinin kimi unsurları, faşizmin önündeki pürüzler kalktıkça yok edildi… 
Hitler’i Hitler yapanlardan 2 milyon SA’cı ve şefleri “Uzun bıçaklar gecesi”nde ortadan kaldırıldı…
Ama dediğim gibi: Bütün bu kıyıcı terör esas yüzünü faşizmin ustalık döneminde gösterdi…
Çıraklık/hazırlık döneminde ise komünistler de konuşuyor, yazıyor çiziyordu, sosyal demokratlar da…
Hülasası… Faşistleşme süreci ile faşist iktidar döneminin ayırt edici özelliklerine dair tarihin kayıtları dururken… 
Tayyip ve medyadaki taifesinin, “Diktatörlük olsa…” diye başlayan cümleleri, demokrasi vadetmiyor .
Erdoğan’ın Köşk sloganı ne diyor? “Yeni Türkiye yolunda…”
Yol bitince, murad edilen “Yeni Türkiye” müesses nizam haline gelince halimiz nice olacak?
Mesele bu…

SATIR ALTINDAN NOTLAR…

KAVRAM TALANI

Faşizm meselesine girmişken, değinmeden olmaz… 
Hegemonya tesis etmeye çalışan Tayyiban uleması, kavram hırsızlığı yapıyor… 
Tarihsel bağlam ve sınıfsal içeriğinden kopartarak kullandıkları kavramların başında da ‘faşizm’ geliyor…
Sosyalistlerin dahi yerli yerince kullanması gerekirken faşizmi…
AKP’nin maiyet medyası ve iktidarın organik aydınları tam anlamıyla yavuz hırsız çıktı…
Kimi zaman solculardan dahi esirgemedikleri faşist damgasını, önüne gelene vurmakta beis görmüyorlar…
Faydası olmayacağını bilsem de…
Faşizmi enine boyuna inceleyen Nicos Poulantzas’tan bir anekdot aktarayım: 
“Horkheimer*, ‘totalitarizm’ konusundaki bir dizi görüşe hemen karşı çıkıp, şöyle diyor:
‘Kapitalizmden söz etmek istemeyen birinin, faşizm konusunda da ağzını açmaması gerekir.’ 
Bu, tamamen yanlıştır. Asıl emperyalizmden söz etmek istemeyen birinin faşizm konusunda ağzını açmaması gerekir.” (Faşizm ve Diktatörlük, s. 27)
*Eleştirel Marksist Frankfurt Okulunun kurucularından

TAYYİBAN’IN MEDYA TİMİ

Çetin Altan, gazetecilikte “Patronuma soramadığım soruyu başkasına da sormam” der…
Tartışılabilir yönleri bulunabilirse de ahlaklı, tutarlı tavır…
Altan’ın meslek prensibini anmamın sebebi şu:
Geçenlerde A(tv de olabilir) Haber’de rastladım… 
Ekmeleddin İhsanoğlu’na güya soru sormuşlar…
Sonuna denk geldiğim için sorunun ne olduğunu anlamadım. 
Ama belli ki “tuzak” soru ve denk geldiğim haberi yapmak için planlanmış:
Muhabirle İhsanoğlu’nun maiyeti tartışıyordu, Tayyip’in kanalı da haber adı altında teşhir ediyordu….
Hafta başı benzer manzara tekrarlandı…
Bu sefer nöbette Yeni Akit muhabiri vardı…
Sloganı ekmek ya Ekmeleddin Beyin, ‘ekmeğin fiyatını’ soruyor…
‘Soru’ gazeteciliğin başladığı yerdir… Elbette en “kılçık” sorular bile sorulmalı, ezber bozmaya çalışılmalı… 
Mesele şu: Başbakan karşısında hazır olda beklerken…İçinden 17 Aralık… Sıfırlama… Filan geçen cümleler kuramazken… 
Ve hatta hazrete ve diğer AKP’lilere biraz yandan bakan soru soranlara çıkışma/engelleme cüreti gösterirken… 
Bunu yapmak, patronun rakibini provoke etmeye çalışmak ayıptır… 
Gazetecilik değil…
Erdoğan kampanyasının parçası haline gelmektir: Tetikçilik! 
Başbakanın bırak muhalifi, “Acaba şöyle de olabilir mi efendim” diyebilecek gazetecileri bile toplantılarına almamasını, mesele etmemelerinden ise bahsetmiyorum bile…

GÖKÇEK TİPİ GAZETECİLİK

Maiyet medyasındaki tetikçiliğin Akit’leşmiş halini görünce Melih Gökçek’i hatırladım… 
Hâlâ yapıyor mu bilmiyorum ama bi’ara bu rezilliğin şahikasını Gökçek icra ediyordu…
Eline mikrofon verdiği elemanlarına, muarızlarını taciz ettiriyordu…
O aralar kapıştığı Emin Çölaşan’ı misafirliğe gittiği evin kapısında karşılıyorlardı diyeyim, siz anlayın… 
Neyse… Merak ettim: Bu son ‘organize işler’de onun dahli var mı? 

‘IRKÇI GEZİ’ KONULU KOMPOZİYON YARIŞMASI

Başbakan kendini aşmaya devam ediyor….
Beyin-ağız-kulak ilişkisi hepten kopmuş intibaı uyandırıyor.
Benim yakaladığım son marifeti şu:
(HDP’yi kapatmakla tehdit ederken) 
“Irkçı Gezi olaylarına sahip çıkmanın bedelini göreceksiniz!” (19 Temmuz 2014)
“Irkçı Gezi olayları…” 
Vardır bi’hikmeti diye altından girip üstünden çıktım… 
Beş, altı… Çok boyutlu bakmaya, idrak etmeye çalıştım… Iııh…
Anlayamadım: 
“Irkçı Gezi olayları…” ne ola ki? 
Gezi’ye sallama külliyatına bu “ırkçılık” mefhumu nereden, nasıl çıktı?.. Bulmadım..
Kompozisyon yarışması düzenlemeye karar verdim… 
Bakalım ırkçılıkla ‘Gezi’ nasıl akıl ve izan çerçevesinde nasıl yan yana getirilecek… 
Maiyet medyası… Başbakanın kadrolu tevilcileri göreve…
Vaktiyle “Bunu ben bile açıklayamam” fıkrasına sığınan Mehmet Barlas sen de..

Erol ARAL - Evrensel


İşçi Sınıfına Adanmış Bir YaşamKemal Türkler Denizlide doğdu. 1947de İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesine başladı. Ekonomik güçlükler nedeniyle öğrenimini yarıda bırakan Türklerin hayatı, işçi sınıfı mücadelesinin ön saflarında şekillendi.12 Eylül öncesinde uğradığı silahlı bir saldırı sonucunda ölen Türkiye İşçi Partisi(TİP) ile Türkiye Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu(DİSK)’nun kurucusu Kemal Türkler, Denizli’de doğdu.Hukuk Fakültesi’nden ayrıldıTarımla uğraşan bir ailenin çocuğu olan Türkler, ilk ve orta öğrenimini burada tamamladıktan sonra 1947’de İstanbul’a giderek İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesine girdi. Aynı yıl Bakırköy’de kurulu Emayetaş Fabrikası’nda çalışmaya başladı. İki yıl sonra, ekonomik güçlükler nedeniyle okuldan ayrılmak zorunda kaldı.26 yıl genel başkanBu yıllarda sendikal çalışmaların içine girerek, 1951’de daha sonra DİSK’in kurucu sendikalarından biri olacak Demir ve Madeni Eşya İşçileri Sendikası’na(sonraki adıyla Türkiye Maden-İş Sendikası) üye oldu. Bu örgütün 1952’de yapılan genel kurulunda işkolunda yaygın bir örgütlenmeyi ve Bakırköy’de şube kurulmasını önerdi. Sendikanın Bakırköy şubesinin 13 Eylül 1953’te yapılan ilk genel kurulunda şube yönetim kuruluna seçilen Türkler, önce şube sekreterliğine daha sonra da şube başkanlığına seçildi. Bu tarihten sonra 28 Mart 1954’te yapılan sendika genel kurulunda yürütme kuruluna girerek, sendika genel sekreteri oldu. Aynı yıl sendikanın kurucu üyesi Yusuf Sıdal ile genel başkan Üzeyir Kuran’ın rahatsızlıklarından ötürü görevlerinden ayrılmaları üzerine 16 Eylül 1954’de Türkiye Maden-iş Sendikası’nın Genel başkanlığına getirilen Türkler, bu görevi tam 26 yıl sürdürdü. Bu arada çalıştığı işyerinde de işçi temsilciliğinde bulundu. 1953’te işyerinde bazı sorunları söz konusu ederek, iş uyuşmazlığına gitmesi üzerine işveren tarafından iş akdi feshedildi. Ancak daha sonra İl Hakem Kurulu’nun kararı üzerine yeniden işine iade edildi.Türkiye genelinde mücadeleSendikanın genel başkanlığına getirildikten sonra örgütlenme çalışmalarına hız veren Türkler, 1958’de yapılan genel kurulda sendikanın yalnızca İstanbul’da değil bütün Türkiye’de örgütlenmesini sağlayacak kararın alınmasında etkili oldu.Sendika içinde de muhalifAynı kongrede sendikanın adı Türkiye Maden-İş Sendikası olarak değiştirildi. Bu yıllarda, Demokrat Parti iktidarının işçi haklarına, özellikle grev hakkına karşı sürdürdüğü politikaya karşı İstanbul İşçi Sendikaları Birliği içinde bazı sendikacılarla birlikte mücadele etti. DP iktidarının güdümlü bir sendikacılık istediğini öne sürerek, 1959’da yapılan Milli Dayanışma toplantısına katılmadı. 27 Mayıs’tan sonra sendikal örgütler arasında etkin bir mücadele veren Maden-İş Sendikası’nın Türk-İş içinde öne çıkmasını sağladı.1961’de Onlar Grubu diye adlandırılan sendikacılarla birlikte İstanbul İşçi Sendikaları Birliği’nin gelişmeler karşısındaki yetersiz tutumuna karşı çıkarak, birlik başkanı Ziya Hepbir’i eleştiren Türkler; sendikaların siyasetin dışında tutulmasının yanlış olduğunu, bu örgütlerin toplumsal gelişmede mutlaka siyasetle iç içe olmaları gerektiğini savundu.TİP’in kurucularından13 Şubat 1961’de Rıza Kuas, Kemal Nebioğlu, İbrahim Güzelce ve Avni Erkalın gibi arkadaşlarıyla birlikte Türkiye İşçi Partisi(TİP)’ni kurarak, bu örgütün ilk genel sekreterliğini yaptı. Türkiye İşçi Partisi’nin 1971’de kapatılmasına kadar parti içinde aktif olarak çalışan ve genel yönetim kurulu üyeliğinde bulundu.1961 Anayasa’sında yeralan grev hakkının gerçekleşmesi için, Türk-İş içinde birçok sendikacıyla birlikte mücadele veren Türkler, 1961’deki ünlü Saraçhanebaşı Mitingi’nin düzenlenmesinde önemli bir rol oynadı.1963’te Maden-İş Sendikası’nın Kavel’de başlatmış olduğu direnişin yürütülmesinde de aktif olan Türkler, bir yıl sonra Singer Fabrikası’nda başlatılan grev nedeniyle Türk-İş genel başkanı Seyfi Demirsoy’la birlikte kısa bir süre tutuklandı. Bu yıllarda Türk-İş yönetiminin grevlere karşı takınmış olduğu tutumu işçi sınıfının eylemlerine sahip çıkmadığı için eleştirdi.Bu arada 1966’da İstanbul’da Paşabahçe Cam Fabrikası’nda Kristal-İş Sendikası’nın yürütmüş olduğu greve Türk-İş yönetiminin karşı çıkmasına rağmen, sendika olarak grevin desteklenmesini sağladı. Lastik-iş, Basın-İş ve Tez Büro-İş Sendikaları’yla birlikte bir “Destekleme Komitesi”nin kurulmasını gerçekleştirdi.DİSK kurucusuAynı yıl 26 Ocak’da yapılan sendika genel kurulunda Türk-İş’e karşı muhalefet kararı alan Maden-İş Sendikası’nın 15 Temmuz 1966’da Lastik-İş, Basın-İş ve Gıda-İş’le birlikte Sendikalar Arası Dayanışma Örgütü (SADA) içinde yer almasını sağladı.Bu arada Paşabahçe grevi nedeniyle Türk-İş’ten geçici olarak ihraç edilmiş olan Maden-İş Sendikası’nın SADA içinde yeralan diğer örgütlerle ortak hareketini yürüten Türkler, sonunda bu sendikalarla birlikte Türk-İş’ten ayrılarak 13 Şubat 1967’de Türkiye Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu(DİSK)’nu kurdu. 1977’de yapılan 6. genel kurula kadar DİSK’in genel başkanlığını yapan Kemal Türkler, bu dönem içinde mücadeleci ve aktif kişiliğiyle öne çıktı. Özellikle 1971’e kadar Maden-İş Sendikası’nın yürütmüş olduğu yetki mücadelesinde güçlenen DİSK, 15-16 Haziran Haziran’dan sonra üye sayısını artırdı.Sendikaya giderken öldürüldüKemal Türkler 15-16 Haziran olayları nedeniyle tutuklandı. 12 Mart’tan sonra bağımsız sendikaların katılımıyla üye sayısı daha da artan DİSK içinde baş gösteren anlaşmazlıkta Ulusal Demokratik Cephe(UDC) yanlılarıyla işbirliği yaptı. 28 Temmuz 1977’de yapmış olduğu açıklama örgüt içinde tartışmalara yol açtı. DİSK yürütme kurulu içinde diğer üyelerle anlaşmazlığa düşen Türkler, Aralık 1977’de yapılan 6. genel kurulda genel başkanlığa seçilemedi. Bu tarihten sonra Maden-İş Sendikası’nın genel başkanlığını yürüttü. 22 Temmuz 1980 sabahı Merter’de evinin önünde sendikaya gitmek üzere arabasına binerken düzenlenen silahlı saldırı sonucu hayatını kaybetti. bianet.org
İşçi Sınıfına Adanmış Bir Yaşam

Kemal Türkler Denizlide doğdu. 1947de İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesine başladı. Ekonomik güçlükler nedeniyle öğrenimini yarıda bırakan Türklerin hayatı, işçi sınıfı mücadelesinin ön saflarında şekillendi.

12 Eylül öncesinde uğradığı silahlı bir saldırı sonucunda ölen Türkiye İşçi Partisi(TİP) ile Türkiye Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu(DİSK)’nun kurucusu Kemal Türkler, Denizli’de doğdu.

Hukuk Fakültesi’nden ayrıldı

Tarımla uğraşan bir ailenin çocuğu olan Türkler, ilk ve orta öğrenimini burada tamamladıktan sonra 1947’de İstanbul’a giderek İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesine girdi. Aynı yıl Bakırköy’de kurulu Emayetaş Fabrikası’nda çalışmaya başladı. İki yıl sonra, ekonomik güçlükler nedeniyle okuldan ayrılmak zorunda kaldı.

26 yıl genel başkan

Bu yıllarda sendikal çalışmaların içine girerek, 1951’de daha sonra DİSK’in kurucu sendikalarından biri olacak Demir ve Madeni Eşya İşçileri Sendikası’na(sonraki adıyla Türkiye Maden-İş Sendikası) üye oldu. Bu örgütün 1952’de yapılan genel kurulunda işkolunda yaygın bir örgütlenmeyi ve Bakırköy’de şube kurulmasını önerdi. Sendikanın Bakırköy şubesinin 13 Eylül 1953’te yapılan ilk genel kurulunda şube yönetim kuruluna seçilen Türkler, önce şube sekreterliğine daha sonra da şube başkanlığına seçildi. Bu tarihten sonra 28 Mart 1954’te yapılan sendika genel kurulunda yürütme kuruluna girerek, sendika genel sekreteri oldu. Aynı yıl sendikanın kurucu üyesi Yusuf Sıdal ile genel başkan Üzeyir Kuran’ın rahatsızlıklarından ötürü görevlerinden ayrılmaları üzerine 16 Eylül 1954’de Türkiye Maden-iş Sendikası’nın Genel başkanlığına getirilen Türkler, bu görevi tam 26 yıl sürdürdü. Bu arada çalıştığı işyerinde de işçi temsilciliğinde bulundu. 1953’te işyerinde bazı sorunları söz konusu ederek, iş uyuşmazlığına gitmesi üzerine işveren tarafından iş akdi feshedildi. Ancak daha sonra İl Hakem Kurulu’nun kararı üzerine yeniden işine iade edildi.

Türkiye genelinde mücadele

Sendikanın genel başkanlığına getirildikten sonra örgütlenme çalışmalarına hız veren Türkler, 1958’de yapılan genel kurulda sendikanın yalnızca İstanbul’da değil bütün Türkiye’de örgütlenmesini sağlayacak kararın alınmasında etkili oldu.

Sendika içinde de muhalif

Aynı kongrede sendikanın adı Türkiye Maden-İş Sendikası olarak değiştirildi. Bu yıllarda, Demokrat Parti iktidarının işçi haklarına, özellikle grev hakkına karşı sürdürdüğü politikaya karşı İstanbul İşçi Sendikaları Birliği içinde bazı sendikacılarla birlikte mücadele etti. DP iktidarının güdümlü bir sendikacılık istediğini öne sürerek, 1959’da yapılan Milli Dayanışma toplantısına katılmadı. 27 Mayıs’tan sonra sendikal örgütler arasında etkin bir mücadele veren Maden-İş Sendikası’nın Türk-İş içinde öne çıkmasını sağladı.1961’de Onlar Grubu diye adlandırılan sendikacılarla birlikte İstanbul İşçi Sendikaları Birliği’nin gelişmeler karşısındaki yetersiz tutumuna karşı çıkarak, birlik başkanı Ziya Hepbir’i eleştiren Türkler; sendikaların siyasetin dışında tutulmasının yanlış olduğunu, bu örgütlerin toplumsal gelişmede mutlaka siyasetle iç içe olmaları gerektiğini savundu.

TİP’in kurucularından

13 Şubat 1961’de Rıza Kuas, Kemal Nebioğlu, İbrahim Güzelce ve Avni Erkalın gibi arkadaşlarıyla birlikte Türkiye İşçi Partisi(TİP)’ni kurarak, bu örgütün ilk genel sekreterliğini yaptı. Türkiye İşçi Partisi’nin 1971’de kapatılmasına kadar parti içinde aktif olarak çalışan ve genel yönetim kurulu üyeliğinde bulundu.1961 Anayasa’sında yeralan grev hakkının gerçekleşmesi için, Türk-İş içinde birçok sendikacıyla birlikte mücadele veren Türkler, 1961’deki ünlü Saraçhanebaşı Mitingi’nin düzenlenmesinde önemli bir rol oynadı.

1963’te Maden-İş Sendikası’nın Kavel’de başlatmış olduğu direnişin yürütülmesinde de aktif olan Türkler, bir yıl sonra Singer Fabrikası’nda başlatılan grev nedeniyle Türk-İş genel başkanı Seyfi Demirsoy’la birlikte kısa bir süre tutuklandı. Bu yıllarda Türk-İş yönetiminin grevlere karşı takınmış olduğu tutumu işçi sınıfının eylemlerine sahip çıkmadığı için eleştirdi.

Bu arada 1966’da İstanbul’da Paşabahçe Cam Fabrikası’nda Kristal-İş Sendikası’nın yürütmüş olduğu greve Türk-İş yönetiminin karşı çıkmasına rağmen, sendika olarak grevin desteklenmesini sağladı. Lastik-iş, Basın-İş ve Tez Büro-İş Sendikaları’yla birlikte bir “Destekleme Komitesi”nin kurulmasını gerçekleştirdi.

DİSK kurucusu

Aynı yıl 26 Ocak’da yapılan sendika genel kurulunda Türk-İş’e karşı muhalefet kararı alan Maden-İş Sendikası’nın 15 Temmuz 1966’da Lastik-İş, Basın-İş ve Gıda-İş’le birlikte Sendikalar Arası Dayanışma Örgütü (SADA) içinde yer almasını sağladı.Bu arada Paşabahçe grevi nedeniyle Türk-İş’ten geçici olarak ihraç edilmiş olan Maden-İş Sendikası’nın SADA içinde yeralan diğer örgütlerle ortak hareketini yürüten Türkler, sonunda bu sendikalarla birlikte Türk-İş’ten ayrılarak 13 Şubat 1967’de Türkiye Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu(DİSK)’nu kurdu. 1977’de yapılan 6. genel kurula kadar DİSK’in genel başkanlığını yapan Kemal Türkler, bu dönem içinde mücadeleci ve aktif kişiliğiyle öne çıktı. Özellikle 1971’e kadar Maden-İş Sendikası’nın yürütmüş olduğu yetki mücadelesinde güçlenen DİSK, 15-16 Haziran Haziran’dan sonra üye sayısını artırdı.

Sendikaya giderken öldürüldü

Kemal Türkler 15-16 Haziran olayları nedeniyle tutuklandı. 12 Mart’tan sonra bağımsız sendikaların katılımıyla üye sayısı daha da artan DİSK içinde baş gösteren anlaşmazlıkta Ulusal Demokratik Cephe(UDC) yanlılarıyla işbirliği yaptı. 28 Temmuz 1977’de yapmış olduğu açıklama örgüt içinde tartışmalara yol açtı. DİSK yürütme kurulu içinde diğer üyelerle anlaşmazlığa düşen Türkler, Aralık 1977’de yapılan 6. genel kurulda genel başkanlığa seçilemedi. Bu tarihten sonra Maden-İş Sendikası’nın genel başkanlığını yürüttü. 22 Temmuz 1980 sabahı Merter’de evinin önünde sendikaya gitmek üzere arabasına binerken düzenlenen silahlı saldırı sonucu hayatını kaybetti. 

bianet.org

"Bana hep tuhaf gelir nedense
Tuhaf da değil hatta
Bana hep komik gelir
Demokrasi oynaması bir diktatörün
Ve sırtlanın ağzında zeytin dalı tutması “

Hasan Hüseyin

Okumamış insan, kör insandır.- Bir Sovyet posteri, 1920

Okumamış insan, kör insandır.
- Bir Sovyet posteri, 1920

"Kitap okumazsanız, dilbilgisini unutursunuz."- 1925, bir Sovyet afişi.

"Kitap okumazsanız, dilbilgisini unutursunuz."
- 1925, bir Sovyet afişi.

"Arap liderleri ne zaman uyanıp Filistin halkının sesine kulak vereceksiniz? Yerin dibine batsın resmi açıklamalarınız!"



Ortadoğu’da muktedirlerin besin zinciri: Kan, para, silah ve petrolOrtadoğu’da vekâlet savaşları hızla devam ediyor. Farklı emperyalist blokların ve onların bölgesel taşeronluğuna soyunanların sponsorluğunda cereyan eden savaşlar, bir kan deryası yaratmış durumda.Emperyalistler ve onların bölgedeki işbirlikçi muktedirleri öyle bir çatışmalı dengeler kurmuşlar ki kendileri için adeta bir besin zinciri sistemi yaratmışlar. Basit bir şekilde özetlersek bu zinciri;Türkiye’deki hükümete yakın şirketler aracılığıyla Barzani petrolü hem Batı’ya hem İsrail’e satar. AKP’nin sunduğu bu imkân karşılığında Türkiye’de kurulan ve Barzani çizgisinde hareket eden Kürdistan Demokrat Partisi-Türkiye (KDP-T), Cumhurbaşkanlığı seçiminde Erdoğan’ı destekleyeceğini açıklar. İsrail ise petrolü enerjiye dönüştürür, jet yakıtı olarak kullanır. Küresel para lobilerinin şebekelerinden de istifade etmekle birlikte teknolojisini de ihraç eden İsrail’in üzerine para yağarken Filistin’in üzerine bomba yağar. Ölen masumlar Türkiye’deki ve bölgedeki yerli muktedirlerce iç siyasetin popülist malzemesi haline getirilir. Öfke emperyalist sistem yerine Yahudi düşmanlığına dönüşür.İsrail, Yahudi düşmanlığını yapacağı katliamların, operasyonların kılıflarından biri haline getirip dünya kamuoyuna sunar. Başta Türkiye’dekiler olmak üzere bölgedeki muktedirler, manipülasyonla desteğini aldıkları halkın umutlarını bölgedeki selefi örgütlerin cephanesine dönüştürürler. El altından yardımlar yapılır, çatışmalar körüklenir. Türkiye’nin iç siyasetindeki sorunlar bölgeye ihraç edilir. Örgütlerin silahları başlangıçta Batılı emperyalistlerce karşılanır. Çatışmalar büyüdükçe yardımlar kesilir ve yerine silah ticareti getirilir. Atılan her kurşun aynı zamanda emekçilerin el konulan artı-değeridir. Öldürülen her insan, bir sonraki öldürmeye gerekçedir. Gerekçeler etnik bir kimlikle bütünleştirilir, mezhepsel bir formla derinleştirilip tarihselleştirilir ve düşmanlaştırılır. Binlerce yıllık kültürel zenginlik ve binlerce yıllık gelecek, emperyalizmin ve bölgedeki muktedirlerin refahını sağlayan besin zinciri tarafından ipotek altına alınır. Ortadoğu’da toprağın altından petrol, üstünden kan ve ruhundan azap fışkırır…Rojava’dan Filistin’e…IŞİD’in Musul’u ve diğer Irak kentlerini ele geçirmesinin ardından Kerkük’ü kontrolüne alan Barzani, kısa süre sonra halk oylamasına gidip bağımsızlığı ilan edebileceklerini duyurdu. Barzani güçleri ile halifelik ilan eden IŞİD güçleri arasında pek çatışmanın çıkmaması dikkatlerden kaçmadı. Ayrıca Rojava’da PYD/YPG öncülüğündeki özgürlükçü-laik devrim, birinci yıldönümüne girerken IŞİD gibi gerici güçlerin tehdidi ile karşı karşıya kalması ve Kobani’de bu örgütün saldırıları tırmandırmasına rağmen Barzani’nin buna karşı çok fazla adım atmaması da bir başka dikkat çeken ayrıntı oldu.IŞİD’in Irak’ta Şiileri, Suriye’de Alevileri ve Rojava’da Kürtleri hedefine almasıyla bölgedeki diğer güçlerin stratejileri arasında rabıtalar bulunuyor. Barzani’nin Kürdistan’ın bağımsızlığından söz etmesinin ardından İsrail’in bu bağımsızlığı ilk tanıyacak ülke olacağını ilan etmesini, aslında İsrail’in oluşturulacak ‘Barzani Kürdistanı’ sayesinde, İran’ın hem güçlü ve bütünlüklü Irak politikasını hem de Şii hattını yarma girişiminin bir parçası olarak okuyabiliriz. IŞİD’le Şiiler arasındaki çatışmada, petrol ve diğer ticari ilişkilerle İsrail’in kontrol edeceği bir ‘Barzani Kürdistanı’nın, İsrail’in bölgedeki güvenlik aparatlarından biri olma işlevini üstleneceğini söylemek yanlış olmasa gerek. Böylece bölgedeki petrolün ve diğer kaynakların Avrupa’ya ve İsrail’e naklinin de güvencesi sağlanmış olacak. Diğer taraftan bu güvence yerüstündeki etnik savaşlarla da sigortalanmış durumda.Nitekim başta Almanya ve ABD olmak üzere bazı ülkeler, İsrail’in Gazze’ye başlattığı kara harekâtına desteklerini ilan ettiler. NATO üyesi olmadığı halde NATO’nun Ortadoğu’daki en önemli ileri karakollarından biri olan İsrail’e karşı Türkiye’den de, Mısır’dan da ciddi somut bir adım da gelmiyor ayrıca. Mısır neredeyse ‘eti senin kemiği benim’ havasında. Türkiye ise laftan ileri gidemiyor. Ayriyeten Mısır’ın Filistin’de Abbas’ı, Türkiye ve Katar’ın ise Hamas’ı desteklediğini belirtelim. Dolayısıyla emperyalistlerin vekâlet savaşına entegreli bir alt-vesayet savaşının da hem İsrail-Filistin arasında, hem Suriye ve Irak’ta sürdüğünü de görmüş oluyoruz. Erdoğan ise meydanlarda bunun yeni bir haçlı seferi olduğunu söyleyerek yine bilindik dinsel-tarihsel düşmanlıkların mayasını Cumhurbaşkanlığı seçiminin popülist siyasetine katarak medet ummaya devam ediyor. Ancak İsrail’le olan ticaret hacmini son yıllarda 4 katına çıkartan AKP’nin popülist söyleminden ileri gitmeyen İsrail karşıtlığı artık inandırıcılığını kaybetmiş durumda. Gazze’yi bombalayan savaş araçlarının yakıtının Barzani’den alınarak Haziran sonunda Türkiye’den İsrail’in Aşkelon limanına taşındığının ortaya çıkması, AKP’nin gerçek yüzünü meydana sermiş oluyor. Buna NATO’nun Malatya’da kurduğu radar üssüne izin vermesini, Esad’ı ve Irak Merkezi Hükümeti’ni zayıflatma stratejisini de eklersek AKP’nin İsrail’e yeterince soluk aldıran, hatta onun bugünkü saldırgan tutumuna ortam sağlayan aktör olduğu sonucuna rahatlıkla ulaşırız. Keza 1961’den beri OECD üyesi olmayı bekleyen İsrail’e vetoyu kaldıran da, Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu’nun raporuna itiraz etmeyip çekimser kalarak ona onay veren de yine AKP olmuştu. AKP, siyasetini ‘tüccar zihniyeti’ ile yapınca Filistin sevdası da söylemden ibaret kalıyor. Karakolda doğru söyleyen oğlan mahkemede şaşıyor. Amaç güya İsrail’i uluslararası ortamda yalnızlaştırmakken Türkiye yalnızlaşıyor. Komşularla sıfır sorun hedefinden sıfır temas noktasına gelinmişken yangına körükle gider gibi bölgedeki iç sorunların tarafı olmayı maharet sanıp ‘böl-çatıştır-yönet’ egemenliğinin derinleşmesine hizmet etmiş oluyor.12 yıl önce iktidara geldiklerinde ‘tüccar siyaseti’ yapacaklarını söyleyen Erdoğan’ın sadece iç siyaseti değil, Ortadoğu’daki siyaseti de hep böyle oldu. Netice itibariye en büyük tüccarların/emperyalistlerin ekmeğine biraz daha fazla yağ süren zeminler ortaya çıkarıldı. Emperyalistlerin ve bölgedeki yerel muktedirlerin besin zincirleri zenginleştikçe mazlum halklar giderek daha çok yoksullaştı, bölündü, parçalandı, düşmanlaştı ama yine de umutlarını yitirmediler. İnsanlığın adil besin zincirini kurma kudretinden geri durmadılar.Ezilenlerin besin zincirlerinden biri olmuştur şiir. Bu vesileyle, Paul Eluard’ın ‘Asıl Adalet’ şiirini ‘Asıl Adaletsizlik’ olarak bugünün küresel ve bölgesel emperyalistlerine uyarlarsak belki insanlığın alternatif besin zinciri haykırışına ve haklılığına minik bir katkı sunmuş olacağız:Emperyalistlerdeki en soğuk kanun,Kandan petrol yapmaları,Petrolden silah yapmaları,Sömürüden köle yapmalarıdır.Emperyalistlerdeki en kolay kanun,Savaşları, yoksulluğu, etnik farklılıkları,Ayakta kalmak için kullanmaları,Ve yaşama karşı ölümü savunmalarıdır.Emperyalistlerdeki en çirkin kanun,Suyu meta yapmaları,Düşü kâbus yapmaları,Kardeşi düşman yapmalarıdır.Hep var olmuş kanunlar değildir bunlar,Bir çocukcağızın ta umutlarına hükmederek başlar,Sömürür, yayılır, doğallaştırır kendiniTa aklın isyanına kadarERCAN GEÇGİN - BirGün Gazetesi
Ortadoğu’da muktedirlerin besin zinciri: Kan, para, silah ve petrol

Ortadoğu’da vekâlet savaşları hızla devam ediyor. Farklı emperyalist blokların ve onların bölgesel taşeronluğuna soyunanların sponsorluğunda cereyan eden savaşlar, bir kan deryası yaratmış durumda.

Emperyalistler ve onların bölgedeki işbirlikçi muktedirleri öyle bir çatışmalı dengeler kurmuşlar ki kendileri için adeta bir besin zinciri sistemi yaratmışlar. Basit bir şekilde özetlersek bu zinciri;

Türkiye’deki hükümete yakın şirketler aracılığıyla Barzani petrolü hem Batı’ya hem İsrail’e satar. AKP’nin sunduğu bu imkân karşılığında Türkiye’de kurulan ve Barzani çizgisinde hareket eden Kürdistan Demokrat Partisi-Türkiye (KDP-T), Cumhurbaşkanlığı seçiminde Erdoğan’ı destekleyeceğini açıklar. İsrail ise petrolü enerjiye dönüştürür, jet yakıtı olarak kullanır. Küresel para lobilerinin şebekelerinden de istifade etmekle birlikte teknolojisini de ihraç eden İsrail’in üzerine para yağarken Filistin’in üzerine bomba yağar. Ölen masumlar Türkiye’deki ve bölgedeki yerli muktedirlerce iç siyasetin popülist malzemesi haline getirilir. Öfke emperyalist sistem yerine Yahudi düşmanlığına dönüşür.

İsrail, Yahudi düşmanlığını yapacağı katliamların, operasyonların kılıflarından biri haline getirip dünya kamuoyuna sunar. Başta Türkiye’dekiler olmak üzere bölgedeki muktedirler, manipülasyonla desteğini aldıkları halkın umutlarını bölgedeki selefi örgütlerin cephanesine dönüştürürler. El altından yardımlar yapılır, çatışmalar körüklenir. Türkiye’nin iç siyasetindeki sorunlar bölgeye ihraç edilir. Örgütlerin silahları başlangıçta Batılı emperyalistlerce karşılanır. Çatışmalar büyüdükçe yardımlar kesilir ve yerine silah ticareti getirilir. Atılan her kurşun aynı zamanda emekçilerin el konulan artı-değeridir. Öldürülen her insan, bir sonraki öldürmeye gerekçedir. Gerekçeler etnik bir kimlikle bütünleştirilir, mezhepsel bir formla derinleştirilip tarihselleştirilir ve düşmanlaştırılır. Binlerce yıllık kültürel zenginlik ve binlerce yıllık gelecek, emperyalizmin ve bölgedeki muktedirlerin refahını sağlayan besin zinciri tarafından ipotek altına alınır. Ortadoğu’da toprağın altından petrol, üstünden kan ve ruhundan azap fışkırır…

Rojava’dan Filistin’e…
IŞİD’in Musul’u ve diğer Irak kentlerini ele geçirmesinin ardından Kerkük’ü kontrolüne alan Barzani, kısa süre sonra halk oylamasına gidip bağımsızlığı ilan edebileceklerini duyurdu. Barzani güçleri ile halifelik ilan eden IŞİD güçleri arasında pek çatışmanın çıkmaması dikkatlerden kaçmadı. Ayrıca Rojava’da PYD/YPG öncülüğündeki özgürlükçü-laik devrim, birinci yıldönümüne girerken IŞİD gibi gerici güçlerin tehdidi ile karşı karşıya kalması ve Kobani’de bu örgütün saldırıları tırmandırmasına rağmen Barzani’nin buna karşı çok fazla adım atmaması da bir başka dikkat çeken ayrıntı oldu.

IŞİD’in Irak’ta Şiileri, Suriye’de Alevileri ve Rojava’da Kürtleri hedefine almasıyla bölgedeki diğer güçlerin stratejileri arasında rabıtalar bulunuyor. Barzani’nin Kürdistan’ın bağımsızlığından söz etmesinin ardından İsrail’in bu bağımsızlığı ilk tanıyacak ülke olacağını ilan etmesini, aslında İsrail’in oluşturulacak ‘Barzani Kürdistanı’ sayesinde, İran’ın hem güçlü ve bütünlüklü Irak politikasını hem de Şii hattını yarma girişiminin bir parçası olarak okuyabiliriz. IŞİD’le Şiiler arasındaki çatışmada, petrol ve diğer ticari ilişkilerle İsrail’in kontrol edeceği bir ‘Barzani Kürdistanı’nın, İsrail’in bölgedeki güvenlik aparatlarından biri olma işlevini üstleneceğini söylemek yanlış olmasa gerek. Böylece bölgedeki petrolün ve diğer kaynakların Avrupa’ya ve İsrail’e naklinin de güvencesi sağlanmış olacak. Diğer taraftan bu güvence yerüstündeki etnik savaşlarla da sigortalanmış durumda.

Nitekim başta Almanya ve ABD olmak üzere bazı ülkeler, İsrail’in Gazze’ye başlattığı kara harekâtına desteklerini ilan ettiler. NATO üyesi olmadığı halde NATO’nun Ortadoğu’daki en önemli ileri karakollarından biri olan İsrail’e karşı Türkiye’den de, Mısır’dan da ciddi somut bir adım da gelmiyor ayrıca. Mısır neredeyse ‘eti senin kemiği benim’ havasında. Türkiye ise laftan ileri gidemiyor. Ayriyeten Mısır’ın Filistin’de Abbas’ı, Türkiye ve Katar’ın ise Hamas’ı desteklediğini belirtelim. Dolayısıyla emperyalistlerin vekâlet savaşına entegreli bir alt-vesayet savaşının da hem İsrail-Filistin arasında, hem Suriye ve Irak’ta sürdüğünü de görmüş oluyoruz. 

Erdoğan ise meydanlarda bunun yeni bir haçlı seferi olduğunu söyleyerek yine bilindik dinsel-tarihsel düşmanlıkların mayasını Cumhurbaşkanlığı seçiminin popülist siyasetine katarak medet ummaya devam ediyor. 

Ancak İsrail’le olan ticaret hacmini son yıllarda 4 katına çıkartan AKP’nin popülist söyleminden ileri gitmeyen İsrail karşıtlığı artık inandırıcılığını kaybetmiş durumda. Gazze’yi bombalayan savaş araçlarının yakıtının Barzani’den alınarak Haziran sonunda Türkiye’den İsrail’in Aşkelon limanına taşındığının ortaya çıkması, AKP’nin gerçek yüzünü meydana sermiş oluyor. Buna NATO’nun Malatya’da kurduğu radar üssüne izin vermesini, Esad’ı ve Irak Merkezi Hükümeti’ni zayıflatma stratejisini de eklersek AKP’nin İsrail’e yeterince soluk aldıran, hatta onun bugünkü saldırgan tutumuna ortam sağlayan aktör olduğu sonucuna rahatlıkla ulaşırız. Keza 1961’den beri OECD üyesi olmayı bekleyen İsrail’e vetoyu kaldıran da, Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu’nun raporuna itiraz etmeyip çekimser kalarak ona onay veren de yine AKP olmuştu. AKP, siyasetini ‘tüccar zihniyeti’ ile yapınca Filistin sevdası da söylemden ibaret kalıyor. Karakolda doğru söyleyen oğlan mahkemede şaşıyor. Amaç güya İsrail’i uluslararası ortamda yalnızlaştırmakken Türkiye yalnızlaşıyor. Komşularla sıfır sorun hedefinden sıfır temas noktasına gelinmişken yangına körükle gider gibi bölgedeki iç sorunların tarafı olmayı maharet sanıp ‘böl-çatıştır-yönet’ egemenliğinin derinleşmesine hizmet etmiş oluyor.

12 yıl önce iktidara geldiklerinde ‘tüccar siyaseti’ yapacaklarını söyleyen Erdoğan’ın sadece iç siyaseti değil, Ortadoğu’daki siyaseti de hep böyle oldu. Netice itibariye en büyük tüccarların/emperyalistlerin ekmeğine biraz daha fazla yağ süren zeminler ortaya çıkarıldı. Emperyalistlerin ve bölgedeki yerel muktedirlerin besin zincirleri zenginleştikçe mazlum halklar giderek daha çok yoksullaştı, bölündü, parçalandı, düşmanlaştı ama yine de umutlarını yitirmediler. İnsanlığın adil besin zincirini kurma kudretinden geri durmadılar.

Ezilenlerin besin zincirlerinden biri olmuştur şiir. Bu vesileyle, Paul Eluard’ın ‘Asıl Adalet’ şiirini ‘Asıl Adaletsizlik’ olarak bugünün küresel ve bölgesel emperyalistlerine uyarlarsak belki insanlığın alternatif besin zinciri haykırışına ve haklılığına minik bir katkı sunmuş olacağız:

Emperyalistlerdeki en soğuk kanun,
Kandan petrol yapmaları,
Petrolden silah yapmaları,
Sömürüden köle yapmalarıdır.

Emperyalistlerdeki en kolay kanun,
Savaşları, yoksulluğu, etnik farklılıkları,
Ayakta kalmak için kullanmaları,
Ve yaşama karşı ölümü savunmalarıdır.

Emperyalistlerdeki en çirkin kanun,
Suyu meta yapmaları,
Düşü kâbus yapmaları,
Kardeşi düşman yapmalarıdır.

Hep var olmuş kanunlar değildir bunlar,
Bir çocukcağızın ta umutlarına hükmederek başlar,
Sömürür, yayılır, doğallaştırır kendini
Ta aklın isyanına kadar

ERCAN GEÇGİN - BirGün Gazetesi
Erdoğan’ın ünlüleri, Demirtaş’ın ünlüleriAKP ve Erdoğan ne kadar ünlülere abanırsa abansın, ‘popüler kültür’le daha bağdaşık kampanya Demirtaş’ın çevresindedönüyorAKP’nin önceki günkü iftar yemeğine de ünlü akını olmuş. Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığı adaylığına binaen gerçekleştirdiği ‘vizyon’ toplantısına katılanlar, sonrasında kendilerine yönelik sataşma ve sövgüleri kararlıca göğüsleyip savuşturma yolunda bu iftara da katılmışlar. Adeta inadına…Fakat onların da ötesinde bir ünlü yağmuru ‘rahmet’ olup yağmış AKP sofralarına: Acun Ilıcalı, Işın Karaca, Fatih Tekke, Nur Yerlitaş, Vatan Şaşmaz, Derya Tuna, Murat Göğebakan, Zeki Alasya, Berdan Mardini, Bülent Sertaş, Metin Şentürk, Sinan Özen…Her iki davette de göz dolduran Alişan’a neden orada olduğunu sormuşlar, benzer toplantılara rağbet eden benzer ünlülerden hep duyduğumuz benzer cevabı vermiş. Ben politikadan anlamam, Başbakan’ı çok eskiden tanırım, abi gibi severim, davet edildim, geldim kabilinden…Ünlülerin bu söylediklerinde samimi olmaları da stratejik olmaları da mümkün ve her ne olursa olsun çok önemli değil. İşin esası şu ki onlar, politika söz konusu olduğunda kendi renksizlikleri ile iktidar nimetleri arsındaki dengeyi iyi kurmak zorundalar. Bu açıdan AKP davetine icabete söylenecek bir söz yok. Türkiye’nin siyasi iktidar ufkunda epey bir zaman en belirgin görüntü AKP ve Erdoğan olacak çünkü…AKP ve Erdoğan açısından da ünlülerle sarmaş dolaşlığın cumhurbaşkanlığı seçimi arifesinde son derece doğru strateji olduğunu belirtmek gerekir. Çünkü birincisi, giderek bir ‘yaşam bazı’ haline gelmiş popüler kültüre her kim kayıtsız kalırsa bu, onu çağın dışına iter, ‘zamanın ruhu’na dışsal kılar.İkincisi, daha önce hep yazdığımız üzere popüler kültür, AKP’nin fethedemediği bir kale. Doğası ‘seküler’, mizacı ‘zıpır’ olan popüler kültürle doğası dindar, mizacı mazbut bir politik kültür geleneğinden gelen AKP’nin kan uyuşmazlığı hep oldu. Üstelik yakınlarda dindar doğasında ‘Selefileşme’, mazbut mizacında da mutaassıplaşma emareleri alabildiğine artmış olan AKP’nin popüler kültürle arası iyice açıldı. Gezi olayları sürecine bu iddia üzerinden de bakmak mümkün…AKP Türkiye’de sekülerlikten alabildiğine kopup ‘Selefi’liğe doğru pupa yelken yol aldığına dair giderek güçlenen kanaatleri bir parça geriletmek için de stratejik olarak doğru bir iş yaptı iftar yemeğini bir yıldızlar geçidi haline getirmekle…Benzer görüntü önceki haftalarda gerçekleştirilen, Gülen Hareketi’nin ‘think tank’ı Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’nın iftar yemeğinde de vardı. Şarkıcılar, türkücüler, oyuncular, futbolcular… Hakan Şükür oradaydı mesela. Rıdvan’la Tanju da burada, AKP iftarında…Dolayısıyla bunu, yani popüler kültürle ‘raks’ı, yapmak değil yapmamak yanlış. Gençlik, canlılık, dinamizm havasını, algısını, duygusunu veremezseniz işiniz zor. Bu, cumhurbaşkanlığı adaylık kampanyası sürecinde de böyle. Ve korkarım bu bağlamda da Ekmeleddin Hoca’nın kampanyası ciddi bir zafiyet arz etmekte. Karşımızda hayli sönük, statik, cansız, renksiz, ‘resmî’, ‘pop’ değil ‘elit’ havalı, genç değil yaşlı ruhlu bir kampanya var. Bu izlenimin bir an önce kırılması lâzım. Yoksa zor dostum zor!..Peki ya Demirtaş cephesi?.. Orada durum farklı. AKP ve Erdoğan ne kadar ünlülere abanırsa abansın, ‘popüler kültür’le daha bağdaşık kampanya Demirtaş’ın çevresinde dönüyor. Kardeş Türküler’in muzip şarkısı kılavuzluğunda şen-şakrak yol alınmakta. Muhtemelen önümüzdeki günlerde daha da renklenecek ve şöhret tarlamızdan nice nitelikli karakter, popüler kültürün bu ‘gerçek’ mecrasına, ‘özgürlükçü laiklik’ savunucusu genç cumhurbaşkanı adayının menziline girecektir.Aslında hâlihazırda da meydan boş denemez. Demirtaş’ın geçen haftaki adaylık tanıtım toplantısı, Türkiye’nin en seçkin, ama ‘seçkinci’likten de en uzak, en rahat okunan, en herkese hitap eden, dolayısıyla en ‘popüler’ dev ismi Yaşar Kemal’in ‘hayır duaları’ ile açıldı. Bir başka popüler ve dev kalem, Adalet Ağaoğlu’nun başarı dilekleriyle ‘feminen’ rengini aldı.Ve bu ‘feminen popülarite’, ön sırada saçtıkları ışıkla göz kamaştıran üç ‘yıldız’la taçlandı: Berkin’in annesi Gülsüm Elvan; Hrant’ın eşi Rakel Dink; ve Ahmet Kaya’nın eşi Gülten Kaya!.. Acıyı bal eyleyip yüzlerine sürmüş halde, taptaze güzellikleri ve müthiş çekicilikleriyle salondaydılar.Erdoğan’ın ünlüleri karşısında Demirtaş’ın kampanyasını renklendiren ‘ünlüler’ de onlardı. Bizim ünlülerimiz!..Evet, cumhurbaşkanlığı seçim yarışı bir ‘ünlüler savaşı’ aynı zamanda. Unutulmasın, ihmal edilmesin!..(Not: Yazıyı hazırlarken denk geldi, Can Dündar’la telefonlaştık. Can’a ne yazdığımdan bahsettiğimde o, ‘ünlülük’ kategorilerimi sorgulayıcı mahiyette ama çok da ilginç ve çarpıcı bir ‘şerh’ düştü. Aktarmadan geçemeyeceğim:“Malûm, Türkçede bir DÜZ ÜNLÜLER vardır; Alişan’ın A’sı, Ece’nin E’si, Işın’ın I’sı gibi… GENİŞ ÜNLÜLER vardır;Orhan’ın O’su, Özer’in Ö’sü gibi… Bir de SERT ÜNSÜZLER vardır; Pervin’in P’si, Kaya’nın K’sı gibi…”)TAYFUN ATAY - Radikal

Erdoğan’ın ünlüleri, Demirtaş’ın ünlüleri

AKP ve Erdoğan ne kadar ünlülere abanırsa abansın, ‘popüler kültür’le daha bağdaşık kampanya Demirtaş’ın çevresinde
dönüyor

AKP’nin önceki günkü iftar yemeğine de ünlü akını olmuş. Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığı adaylığına binaen gerçekleştirdiği ‘vizyon’ toplantısına katılanlar, sonrasında kendilerine yönelik sataşma ve sövgüleri kararlıca göğüsleyip savuşturma yolunda bu iftara da katılmışlar. Adeta inadına…

Fakat onların da ötesinde bir ünlü yağmuru ‘rahmet’ olup yağmış AKP sofralarına: Acun Ilıcalı, Işın Karaca, Fatih Tekke, Nur Yerlitaş, Vatan Şaşmaz, Derya Tuna, Murat Göğebakan, Zeki Alasya, Berdan Mardini, Bülent Sertaş, Metin Şentürk, Sinan Özen…

Her iki davette de göz dolduran Alişan’a neden orada olduğunu sormuşlar, benzer toplantılara rağbet eden benzer ünlülerden hep duyduğumuz benzer cevabı vermiş. Ben politikadan anlamam, Başbakan’ı çok eskiden tanırım, abi gibi severim, davet edildim, geldim kabilinden…

Ünlülerin bu söylediklerinde samimi olmaları da stratejik olmaları da mümkün ve her ne olursa olsun çok önemli değil. İşin esası şu ki onlar, politika söz konusu olduğunda kendi renksizlikleri ile iktidar nimetleri arsındaki dengeyi iyi kurmak zorundalar. Bu açıdan AKP davetine icabete söylenecek bir söz yok. Türkiye’nin siyasi iktidar ufkunda epey bir zaman en belirgin görüntü AKP ve Erdoğan olacak çünkü…

AKP ve Erdoğan açısından da ünlülerle sarmaş dolaşlığın cumhurbaşkanlığı seçimi arifesinde son derece doğru strateji olduğunu belirtmek gerekir. Çünkü birincisi, giderek bir ‘yaşam bazı’ haline gelmiş popüler kültüre her kim kayıtsız kalırsa bu, onu çağın dışına iter, ‘zamanın ruhu’na dışsal kılar.

İkincisi, daha önce hep yazdığımız üzere popüler kültür, AKP’nin fethedemediği bir kale. Doğası ‘seküler’, mizacı ‘zıpır’ olan popüler kültürle doğası dindar, mizacı mazbut bir politik kültür geleneğinden gelen AKP’nin kan uyuşmazlığı hep oldu. Üstelik yakınlarda dindar doğasında ‘Selefileşme’, mazbut mizacında da mutaassıplaşma emareleri alabildiğine artmış olan AKP’nin popüler kültürle arası iyice açıldı. Gezi olayları sürecine bu iddia üzerinden de bakmak mümkün…

AKP Türkiye’de sekülerlikten alabildiğine kopup ‘Selefi’liğe doğru pupa yelken yol aldığına dair giderek güçlenen kanaatleri bir parça geriletmek için de stratejik olarak doğru bir iş yaptı iftar yemeğini bir yıldızlar geçidi haline getirmekle…

Benzer görüntü önceki haftalarda gerçekleştirilen, Gülen Hareketi’nin ‘think tank’ı Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’nın iftar yemeğinde de vardı. Şarkıcılar, türkücüler, oyuncular, futbolcular… Hakan Şükür oradaydı mesela. Rıdvan’la Tanju da burada, AKP iftarında…

Dolayısıyla bunu, yani popüler kültürle ‘raks’ı, yapmak değil yapmamak yanlış. Gençlik, canlılık, dinamizm havasını, algısını, duygusunu veremezseniz işiniz zor. Bu, cumhurbaşkanlığı adaylık kampanyası sürecinde de böyle. Ve korkarım bu bağlamda da Ekmeleddin Hoca’nın kampanyası ciddi bir zafiyet arz etmekte. Karşımızda hayli sönük, statik, cansız, renksiz, ‘resmî’, ‘pop’ değil ‘elit’ havalı, genç değil yaşlı ruhlu bir kampanya var. Bu izlenimin bir an önce kırılması lâzım. Yoksa zor dostum zor!..

Peki ya Demirtaş cephesi?.. Orada durum farklı. AKP ve Erdoğan ne kadar ünlülere abanırsa abansın, ‘popüler kültür’le daha bağdaşık kampanya Demirtaş’ın çevresinde dönüyor. Kardeş Türküler’in muzip şarkısı kılavuzluğunda şen-şakrak yol alınmakta. Muhtemelen önümüzdeki günlerde daha da renklenecek ve şöhret tarlamızdan nice nitelikli karakter, popüler kültürün bu ‘gerçek’ mecrasına, ‘özgürlükçü laiklik’ savunucusu genç cumhurbaşkanı adayının menziline girecektir.

Aslında hâlihazırda da meydan boş denemez. Demirtaş’ın geçen haftaki adaylık tanıtım toplantısı, Türkiye’nin en seçkin, ama ‘seçkinci’likten de en uzak, en rahat okunan, en herkese hitap eden, dolayısıyla en ‘popüler’ dev ismi Yaşar Kemal’in ‘hayır duaları’ ile açıldı. Bir başka popüler ve dev kalem, Adalet Ağaoğlu’nun başarı dilekleriyle ‘feminen’ rengini aldı.

Ve bu ‘feminen popülarite’, ön sırada saçtıkları ışıkla göz kamaştıran üç ‘yıldız’la taçlandı: Berkin’in annesi Gülsüm Elvan; Hrant’ın eşi Rakel Dink; ve Ahmet Kaya’nın eşi Gülten Kaya!.. Acıyı bal eyleyip yüzlerine sürmüş halde, taptaze güzellikleri ve müthiş çekicilikleriyle salondaydılar.

Erdoğan’ın ünlüleri karşısında Demirtaş’ın kampanyasını renklendiren ‘ünlüler’ de onlardı. Bizim ünlülerimiz!..

Evet, cumhurbaşkanlığı seçim yarışı bir ‘ünlüler savaşı’ aynı zamanda. Unutulmasın, ihmal edilmesin!..

(Not: Yazıyı hazırlarken denk geldi, Can Dündar’la telefonlaştık. Can’a ne yazdığımdan bahsettiğimde o, ‘ünlülük’ kategorilerimi sorgulayıcı mahiyette ama çok da ilginç ve çarpıcı bir ‘şerh’ düştü. Aktarmadan geçemeyeceğim:
“Malûm, Türkçede bir DÜZ ÜNLÜLER vardır; Alişan’ın A’sı, Ece’nin E’si, Işın’ın I’sı gibi… 
GENİŞ ÜNLÜLER vardır;
Orhan’ın O’su, Özer’in Ö’sü gibi… 
Bir de SERT ÜNSÜZLER vardır; Pervin’in P’si, Kaya’nın K’sı gibi…”)

TAYFUN ATAY - Radikal

İnsan hayatının bedeli olur mu hiç? Olur, usta, pekâlâ olur…

Soma’dayım…

Eminim, tek kelimelik bu ilk cümleyle birlikte okurların bir kısmını kaybettim.

Soma, Soma, Soma! Yeter artık, değil mi ama?

Bıktınız artık maden kazası haberleri ve yazıları okumaktan!

Filistin-İsrail çatışmalarının kanlı bilançolarına da alıştınız zaten yıllardır…

"Büyük politikalar uğruna" düşürülen sivil uçaklarda ölenlere ilginiz de çabuk tükenir, bilirim.

Hayatın en önemli gerçeği olan ölümden söz etmek bile kolay değildir bir gazeteci için; ne yapsa da sizi Pelin Sönmez’in dövmesinden, Beren Saat ile Kenan Doğulu’nun nerede evleneceklerinden, Murat Boz’un Eliz Sakuçoğlu’ndan ayrılmasından ya da Demba Ba’nın Beşiktaş’a transferinden koparıp bir çift acı kelam edebilse…

Okurun canı hep sıkkındır çünkü.

Ve fazla bunalmaya gelemez.

Haber kanallarında kan görmeye pek katlanamaz.

Hemen Flash TV’yi açıp göbek atanların arasına karışmak ister.

Soma’da “yaşanılanlar” pek fenadır, tabii. “Ulusça” üzgünüzdür. “Acımız büyüktür”, falan…

Ama “hayat da bir şekilde devam etmektedir, haliyle”…

E, üzerinden de iki ay bir hafta geçmiştir artık.

O günlerde ülkede üç günlük millî yas ilan edilmiş ve bayraklar yarıya indirilmiştir.

Hep acıyla, hep kederle, hep ölümle ve Soma haberleriyle de yaşanmaz ki!..

Şairin dediği gibi:

"Hep kahır, hep kahır, hep kahır, hep kahır…

Bıktım be!”

* * *
"Bir insan ölürse trajedi, bir milyon insan ölürse istatistik olur", deyip bilgiç bir edayla onay bekleyenlere siz de rastlamışsınızdır mutlaka.

Oysa bir milyon insanın ölümüyle bir milyon trajedi doğar.

Hatta daha da fazla.

Soma’da 301 kişi öldü.

432 çocuk yetim kaldı.

Kocasız, oğulsuz, kardeşsiz, arkadaşsız kalanlarla birlikte kaç trajedi yapar?..

Zincirlikuyu Mezarlığı’nın girişinde “Her canlı ölümü tadacaktır” diye yazar.

Demek ki ölüm, hayatın “fıtratında” var.

Hele madenciliği seçmişsen her gün ölümle dans ediyorsun demektir.

Ölümün kıyısında çalışmak kötü, lakin kömür çıkarmak elzemdir.

Ölürsen de “şehitlik” mertebesine erişmişsindir.

Eğlence programlarını yasaklayıp sandıktan hüzünlü yüz ifademizi çıkarır 3-5 “felsefi laf” ederiz.

Başka ne gelir ki elden!

Ölenle ölünmez, değil mi?

Ha bir de ölümleri satın almak noktasında cömert davranırız…

Roboski (Uludere) katliamını eleştirenlere karşı sinirlenen Başbakanımız, “34 vatandaşımızın ailelerine bu şartlarda verilebilecek en yüksek tazminat neyse onu verdik, daha ne yapalım!” diye tepki göstermemiş miydi?

* * *
Soma’da Roboski’yi hatırlayıp durdum hep.

İkisi aynı değil tabii. Birinde devlet bombalıyor, ötekinde ise devlet…

Devlet…

Sahi, devlet ne yapıyor?

Bunu soruyorum 40 yaşındaki kocasını kaybeden iki çocuklu Nuray Hanım’a.

Gözyaşlarıyla birlikte yere düşüyor bakışları. Susuyor bir süre.

Acaba aklından neler geçiyor o birkaç saniyede?..

Sonra taşeron şirketlere kızıyor; işçileri ölüme süren, para kazanmak için hiçbir engel tanımayan işadamlarına.

Devlet ise…

Bir başka soruya cevap verirken devletin elinden geldiğince yardım yaptığını anlatıyor.

Önce Kaymakamlık aracılığıyla iki kez para yardımı almışlar.

Sonra “Bir derdiniz var mı?” diye soranlara, rahmetli İsmail’in uğraşmaya fırsat bulamadığı bir sorunu iletmişler: Balkon demirlerinin yapılması. Hemen halledilmiş…

154 bin liralık devlet yardımı yoldaymış.

Ve iki daire.

Bir de fena sayılmayacak bir maaş, devletten.

Gelen sayısız erzak, eşya yardımı da ayrı…

Gözlerimdeki soruyu görmüşçesine ekliyor:

"Tabii ki bütün bunlar İsmail’i geri getirmez…"

Ben onaylıyorum:

"Elbette, hayatın bedeli olur mu hiç!"

* * *

Soma, birkaç saat içinde bu cümlemi birkaç kez yüzüme çarptı benim.

Birincisi, dolaylı yoldan da olsa, ölenler “yaşasalardı eğer, asla bu kadar para kazanamayacaklardı ve eşleriyle çocuklarının hayatlarına bu derece maddi katkı yapamayacaklardı” vurgusunu uzaktan da olsa hissettiğim o korkunç ve soğuk anlarda…

İkincisi, felâkette ölmedikleri için - sanki cezalandırılarak - devletten yardım almayanların ve akrabalarının “ölümün kendi hanelerine uğramamalarından dolayı duydukları pişmanlığı” ve hatta ölü yakınlarının trajediden kazançlı çıktıklarına yönelik “kıskançlığı” ifade ettikleri anlarda…

Bir şey öğrenemedim mi yoksa ben ömrüm boyunca?

Hayatın da bir bedeli var mı acaba?..

İsmail’in yakın arkadaşı Musa, bölgeye yağan AKP yardımlarını, iktidarın olayı örtbas etme çabalarını ve yöre halkının önemli bölümünün maddi yardımlar karşılığı kazayı unutmaya eğilimli olduğunu anlatırken sözünü sakınmıyor.

Her bir cümlesini yüreğini parçalayarak seslendiriyor sanki. Ve gözlerinde umutsuzluk ile mücadele ışıkları aynı anda yanıp sönüyor.

Felâket yerinde “gösteri yapan” bakan yardımcılarına tepki göstermekten çekinmemiş, onları iki kez “geri yollamış”, sonunda Bakan Faruk Çelik gelmiş, konuşmuşlar. Ama ne fayda…

Bazen “tepeden tırnağa protesto”ya dönüşen bu kır saçlı delikanlının bile fren yaptığı anlar var. Mesela, ben yaşam odalarından söz ettiğimde “Yok, onlar çok pahalı, onlar imkânsız” diyerek daha ucuz ve gerçekçi çözümler üretmeye çalışıyor.

* * *

Trajedi gününden bu yana gecesini gündüzüne katarak kazazedelere yardımcı olan Turgutalp Mahallesi Muhtarı Gülay Erdal, olayın farklı bir boyutuna ışık tutuyor:

"Para ve erzak yardımı açısından durum kötü sayılmaz. Ama bu her şey demek değil. İnsanlar büyük travma yaşıyorlar. İlgiye, sevgiye, bazen de psikolojik tedaviye ihtiyaçları var."

Gülay Hanım KAGİDER’in dayanışmasından, devletin bölgede kurduğu psikolojik ve sosyal yardım merkezinden söz ediyor.

Sonra küçük bir aileden bahsediyor. Ölen Abdullah’ın eşi Songül Hanım’dan ve 6 yaşındaki kızı Sude’den.

Rica ediyorum, kırmıyor ve beni onlara götürüyor.

Sude, babasının ölümünden bu yana ağlayamıyor, tepkilerini içine atıyormuş.

Tanışıyoruz. İlk çekingenliği aştıktan sonra oynuyor, şakalaşıyoruz. Birbirimizin fotoğraflarını çekiyoruz. Sonunda bir gülümseme beliriyor güzel gözlerinde.

O gülümsemeyle birlikte yüreğimin bir parçasını Soma’da bırakacağımı hissediyorum.

Ve ağlamak için mutlaka oradan ayrılma anını beklemem gerektiğini.

@AksayHakan - T24