Hırsız ve katil bir Cumhurbaşkanı’nı alkışlamak da ne oluyor? Bugün CHP’nin yaptığını  senin partin yapsaydı ortalık yıkılır, tebrikten  geçilmezdi ortalık.  ” Eğer düşmanın seni övüyorsa sende bir puştluk var demektir” diye  bir söz vardır. Bugün AKP’li vekiller kimlere teşekkür edip kimlere kızdılar? Her şey ortada. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde meydanlar da atıp tutup sonra gidip Kürt çocuklarını katletmiş birini alkışlamak  omurgasızlıktır. Demirtaş  önce Berkin Elvan’ın annesini alkışlattı, sonra gidip Berkin Elvan’ın katilini ayakta alkışladı. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde iki islamcı adaya karşı seni umut olarak görüp sana oy veren , inanan insanları hayal kırıklığına uğrattın.  Bir de açıklama yapıp CHP’nin yaptığına “nezaket ötesi bir durum” diyorsun. Yazık..

Bir soğuk, bir karanlık, bir ıssız geceydi
Otuz kişiydik, ağzımızı bıçak açmıyordu
Seni gördük kamyonun penceresinden
Keyifli keyifli akıyordun
Hepimiz tutup cigaralarımızı yaktık
Türkü söyledik.

İlhan Berk

Bu dünyada en güzel şeyler bu gökyüzü, bu sular, bu topraklar değil mi sizce Değil işte. !Bu dünyada en güzel şey Zulüm üstüne seferdi. Ben birçok krallar gördüm Padişah mendilleri kullandım. Cihanda en güzel şey Kulluğu yok etmekti. İlhan Berk 

Bu dünyada en güzel şeyler bu gökyüzü, bu sular, 
bu topraklar değil mi sizce 
Değil işte. !
Bu dünyada en güzel şey 
Zulüm üstüne seferdi. 
Ben birçok krallar gördüm 
Padişah mendilleri kullandım. 
Cihanda en güzel şey 
Kulluğu yok etmekti. 

İlhan Berk 

via @fuzeselami

'Bütün gericiler kağıttan kaplandır.Görünüşte gericiler korkunçturlar,ama gerçekte o kadar güçlü değillerdir.Uzun vadeli bir görüşle,gerçekten güçlü olanlar gericiler değil halktır.'Mao Zedong

'Bütün gericiler kağıttan kaplandır.Görünüşte gericiler korkunçturlar,ama gerçekte o kadar güçlü değillerdir.Uzun vadeli bir görüşle,gerçekten güçlü olanlar gericiler değil halktır.'

Mao Zedong

Ya soy, ya soyul; ya başkaları için çalış, ya da başkalarını kendin için çalıştır; ya köle sahibi ol, ya da köle. Böyle bir toplumda yetiştirilmiş olan insanlar doğallıkla, denebilir ki annelerinin sütüyle birlikte, şu anlayışın ruh halini, alışkanlığını özümsüyor: Ya bir köle sahibisiniz, ya da köle, değilse, küçük mülk sahibi, küçük memur, küçük subay, ya da aydın: Sözün kısası; yalnızca kendisi için kaygılanan ve başka hiç kimseyi umursamayan bir insan.Vladimir Lenin

Ya soy, ya soyul; ya başkaları için çalış, ya da başkalarını kendin için çalıştır; ya köle sahibi ol, ya da köle. Böyle bir toplumda yetiştirilmiş olan insanlar doğallıkla, denebilir ki annelerinin sütüyle birlikte, şu anlayışın ruh halini, alışkanlığını özümsüyor: Ya bir köle sahibisiniz, ya da köle, değilse, küçük mülk sahibi, küçük memur, küçük subay, ya da aydın: Sözün kısası; yalnızca kendisi için kaygılanan ve başka hiç kimseyi umursamayan bir insan.

Vladimir Lenin

Binlerce insan masa başında binlerce saat harcayarak , halkın cebindeki bir kuruşu kapmak için yarışıyor..Yılmaz Güney

Binlerce insan masa başında binlerce saat harcayarak , halkın cebindeki bir kuruşu kapmak için yarışıyor..

Yılmaz Güney

“Ben hiçbir zaman dünyayı umursamadan hayatın tadını çıkarabilen rahat bir insan olamadım. O yürek yok bende.”Cesare Paves

“Ben hiçbir zaman dünyayı umursamadan hayatın tadını çıkarabilen rahat bir insan olamadım. O yürek yok bende.”

Cesare Paves

"İşin korkunç yanı, şu anda yapabileceğim hiç bir şeyin bu ‘durumumu’ düzeltemeyeceği.Bununla birlikte, birisine tutkun olmak duygusu beni yanıltmıyorsa, ki yanılttığını sanmıyorum, bir kurtuluş yolu bulmuş sayılırım. Bütün kararsızlığıma (cesaretsizliğime) rağmen, bu tutkun olduğum kimse sadece bana kendini vermekle beni bir disipline sokmayı ve kendimi esirgememeyi bana öğretmeyi başardı. Bunu yapmakla da bana yeni ödevlerin duyarlığını kazandırmış, bu ödevlerin gözümde somutlaşmasını sağlamış oldu. Çünkü, kendi başıma kaldığım zaman, deneylerimden biliyorum ki, başarısızlığa uğrayacağım kesin bir şey. Onunla ten ve kader birliği etmekle başarıya ulaşmış olacaktım. Bunu da aynı kesinlikle biliyordum. kendi korkaklığım bile böğrüme çarpan bir mahmuz olacaktı.Bunun yerine ne yaptı o kadın? Belki kendisi bilmiyor, ya da bilse bile aldırmıyor. bu da doğal bir şey - geleceğini belirleyen geçmişiyle o, o olduğuna göre.Ama o bunu yaptı bir kere. ben bir aşk ilişkisi kurdum ve bu ilişki sonunda yargılandım, Bu ilişkiyi sürdürmeye layık olmadığım sonucuna varıldı. Bu başarısızlık karşısında sadece bir aşığın yeterince dayanılmaz acılarını, ilişkimizin kopuşunun azımsanmayacak sarsıntısını duymakla kalmadım; bütün bu hikaye sanki kafama hayatın balyozları iniyormuş gibi karışık bir duygu uyandırıyor bende. Cehenneme kadar yolu var estetiğin ve her türlü numaranın! Hepsinin canı cehenneme. Hayatımda hiç bir zaman ancak bir şaşkının yapabileceği şeylerden başka bir şey yapabildim mi?En beylik ve en umutsuz anlamıyla bir sersemim ben. Nasıl yaşayacağını bilmeyen, kişiliği gelişmemiş, kendini bir şey sanan, intihar düşüncesinden bir şeyler uman, ama bunu gerçekleştiremeyen bir adam.”Cesare Pavese

"İşin korkunç yanı, şu anda yapabileceğim hiç bir şeyin bu ‘durumumu’ düzeltemeyeceği.

Bununla birlikte, birisine tutkun olmak duygusu beni yanıltmıyorsa, ki yanılttığını sanmıyorum, bir kurtuluş yolu bulmuş sayılırım. Bütün kararsızlığıma (cesaretsizliğime) rağmen, bu tutkun olduğum kimse sadece bana kendini vermekle beni bir disipline sokmayı ve kendimi esirgememeyi bana öğretmeyi başardı. Bunu yapmakla da bana yeni ödevlerin duyarlığını kazandırmış, bu ödevlerin gözümde somutlaşmasını sağlamış oldu. Çünkü, kendi başıma kaldığım zaman, deneylerimden biliyorum ki, başarısızlığa uğrayacağım kesin bir şey. Onunla ten ve kader birliği etmekle başarıya ulaşmış olacaktım. Bunu da aynı kesinlikle biliyordum. kendi korkaklığım bile böğrüme çarpan bir mahmuz olacaktı.

Bunun yerine ne yaptı o kadın? Belki kendisi bilmiyor, ya da bilse bile aldırmıyor. bu da doğal bir şey - geleceğini belirleyen geçmişiyle o, o olduğuna göre.

Ama o bunu yaptı bir kere. ben bir aşk ilişkisi kurdum ve bu ilişki sonunda yargılandım, Bu ilişkiyi sürdürmeye layık olmadığım sonucuna varıldı. Bu başarısızlık karşısında sadece bir aşığın yeterince dayanılmaz acılarını, ilişkimizin kopuşunun azımsanmayacak sarsıntısını duymakla kalmadım; bütün bu hikaye sanki kafama hayatın balyozları iniyormuş gibi karışık bir duygu uyandırıyor bende. Cehenneme kadar yolu var estetiğin ve her türlü numaranın! Hepsinin canı cehenneme. Hayatımda hiç bir zaman ancak bir şaşkının yapabileceği şeylerden başka bir şey yapabildim mi?

En beylik ve en umutsuz anlamıyla bir sersemim ben. Nasıl yaşayacağını bilmeyen, kişiliği gelişmemiş, kendini bir şey sanan, intihar düşüncesinden bir şeyler uman, ama bunu gerçekleştiremeyen bir adam.”

Cesare Pavese

Öldüm ben!Zaferin son tek bir fotoğrafı var… Taşeron işçi Zafer hasta yatağında, ellerini birbirine kavuşturmuş, başı hafifçe yana eğilmiş, 43 kiloluk tarifsiz bitkinliğine rağmen sükunetli bakışlarla birkaç gün sonra veda edeceği “hayatın” en kenarında durmuş.Gitmeden önce 28 yıllık kısa ömründen devşirdiği en acı deneyimini, ölümcül kimlik taşeron işçiliği çığlık yapıp kağıda geçirmiş.Geride bıraktığı mektubuna “ÖÖÖLDÜMMMMMMMM!!!!!! biliyorum arkadan iki gün ağlayacaksınız üçüncü günde unutacaksınız!” diye yazmış.Zafer ne kadar haklı, bu ülkede “unutmanın” sindiği kuytularda “yeni avını bekleyen sırtlan sabrı” demek olduğunu bilmiş.Nitekim haber çabuk gelmişti.17 Ağustos’da Zafer Açıkgözoğlu bir yıldır boğuştuğu karaciğer yetmezliğinden son nefesini verdiği gün daha 3.5 ay önce yüzlerce madenciyi topluca “gömen” Soma Holding’in patronu, devletin müfettişleri ve TKİ bürokratlarıyla Soma’da görüşüp yemek verdiğini öğrenmiştik.Herhalde resmi müfettişler katliam öncesi mutat formalite işlem gibi “mezar ocakları denetlemiş” akabinde TBMM’de kurulan Soma Komisyonu’na “hastayım” mazeretiyle gitmeyen Soma Holding patronunun yemeğine tefriş etmişlerdi.Belli ki “dostça” yatırım ve organik bağlantıların uzun uzun konuşulduğu bir yemekti.Varsın patronun ocağında haşlanan, yanan 301 madencinin toprak mezarlarını sıcak yaz rüzgarı kavursundu..Zaten Zafer de son mektubunda bizim en çok “sustuğumuz” yerden konuşmuştu.O yer ki “gerçekleri” derinden enfekte edilmiş, her gün kapıdaki kuyrukta biriktirdiği emekçiye bulaştırdığı ölüm virüsünü “büyüme” diye yutturan, ne kadar çok”rant-iltimas-rüşvet-yolsuzluk” üretirse insan haysiyet, emek hatta gölgesine o şiddette hınçlı bu “zulumhane işletmesini” “hayat işte” diye “uysalca” kabullendiğimiz yeri gösteriyordu.Zafer’in hikayesi de, hayatı boğum boğum ölüm halkaları gibi örgütlemiş, devlet/sermaye işletmesi bu zulümhaneyi anlatıyordu.Bir yıl önce “devasa çimento çukurumuz” İstanbul’a yağmur yağmış ve betonarme azgın silüetiyle “hortum-sel-konut balonu metropolüne” dönüşen İstanbul’un her daim tıkalı mazgalları ve kanalizasyon sistemi yine taşmıştı. Zafer de “en bilimsel ve çağdaş yöntemler kullanılarak kamusal sağlık hizmeti ve tıp eğitimi vermekle yükümlü olarak kendini tanımlayan” Çapa Tıp Fakültesi Hastanesi’nde taşeron sağlık işçisiydi.Zafer’in çalıştığı “hijyen mecrası” Acil Cerrahi bölümünü yine pis su basınca hastane işletmesi İSKİ’ye haber vermektense vasıflı vasıfsız her işe koşulan aksi takdirde kovulan taşeron işçiye lağımı açma görevi vermişti.Ve 14.06.2013 tarihinde Zafer’in üzerine patlayan kanalizasyon suyu onu önüne katıp “enfekte” edecek, on gün içinde karaciğer nakline oradan da ölüme sürükleyecekti.Şaşırmamıştık, taşeron Zafer sigorta prim gün sayısı eksik olduğu için yaşarken de “malulen emekli olamamıştı”.Zafer o mektubu iç dökmek için değil popüler jargonla “farkındalık” yaratmak yazmıştı.Çünkü hasta yatağında gün be gün eti kemiği eriyen Zafer değildi.“Bizdik” her gün biraz daha “insanlık birikintisine” benzeyen, “insanı tınlatan ne varsa” haince yanından sıvışan, “sessizliğiyle” ortalıkta azgınca işlenen bu “kocaman suça” bulaşmış parmak izlerini silip, kafasından aşağıya buzlu kova dökme “zevzekliğini” bile cıvık PR fırsatçılığına çeviren “farkındalık fukarası” büyük kalabalıklardık.Zafer hayattayken “ÖÖÖLDÜMMMMMMM!!!!!!! hayatınıza hiçbir şey olmamış gibi devam edeceksiniz, benden önce ölen binlerce işçi, SOMA’da ölen işçi gibi” diye haykırmıştı…Duyan var mıydı?NİHAL KEMALOĞLU - BirGün Gazetesi

Öldüm ben!

Zaferin son tek bir fotoğrafı var… Taşeron işçi Zafer hasta yatağında, ellerini birbirine kavuşturmuş, başı hafifçe yana eğilmiş, 43 kiloluk tarifsiz bitkinliğine rağmen sükunetli bakışlarla birkaç gün sonra veda edeceği “hayatın” en kenarında durmuş.

Gitmeden önce 28 yıllık kısa ömründen devşirdiği en acı deneyimini, ölümcül kimlik taşeron işçiliği çığlık yapıp kağıda geçirmiş.
Geride bıraktığı mektubuna “ÖÖÖLDÜMMMMMMMM!!!!!! biliyorum arkadan iki gün ağlayacaksınız üçüncü günde unutacaksınız!” diye yazmış.
Zafer ne kadar haklı, bu ülkede “unutmanın” sindiği kuytularda “yeni avını bekleyen sırtlan sabrı” demek olduğunu bilmiş.
Nitekim haber çabuk gelmişti.

17 Ağustos’da Zafer Açıkgözoğlu bir yıldır boğuştuğu karaciğer yetmezliğinden son nefesini verdiği gün daha 3.5 ay önce yüzlerce madenciyi topluca “gömen” Soma Holding’in patronu, devletin müfettişleri ve TKİ bürokratlarıyla Soma’da görüşüp yemek verdiğini öğrenmiştik.

Herhalde resmi müfettişler katliam öncesi mutat formalite işlem gibi “mezar ocakları denetlemiş” akabinde TBMM’de kurulan Soma Komisyonu’na “hastayım” mazeretiyle gitmeyen Soma Holding patronunun yemeğine tefriş etmişlerdi.
Belli ki “dostça” yatırım ve organik bağlantıların uzun uzun konuşulduğu bir yemekti.
Varsın patronun ocağında haşlanan, yanan 301 madencinin toprak mezarlarını sıcak yaz rüzgarı kavursundu..
Zaten Zafer de son mektubunda bizim en çok “sustuğumuz” yerden konuşmuştu.

O yer ki “gerçekleri” derinden enfekte edilmiş, her gün kapıdaki kuyrukta biriktirdiği emekçiye bulaştırdığı ölüm virüsünü “büyüme” diye yutturan, ne kadar çok”rant-iltimas-rüşvet-yolsuzluk” üretirse insan haysiyet, emek hatta gölgesine o şiddette hınçlı bu “zulumhane işletmesini” “hayat işte” diye “uysalca” kabullendiğimiz yeri gösteriyordu.
Zafer’in hikayesi de, hayatı boğum boğum ölüm halkaları gibi örgütlemiş, devlet/sermaye işletmesi bu zulümhaneyi anlatıyordu.
Bir yıl önce “devasa çimento çukurumuz” İstanbul’a yağmur yağmış ve betonarme azgın silüetiyle “hortum-sel-konut balonu metropolüne” dönüşen İstanbul’un her daim tıkalı mazgalları ve kanalizasyon sistemi yine taşmıştı. 

Zafer de “en bilimsel ve çağdaş yöntemler kullanılarak kamusal sağlık hizmeti ve tıp eğitimi vermekle yükümlü olarak kendini tanımlayan” Çapa Tıp Fakültesi Hastanesi’nde taşeron sağlık işçisiydi.

Zafer’in çalıştığı “hijyen mecrası” Acil Cerrahi bölümünü yine pis su basınca hastane işletmesi İSKİ’ye haber vermektense vasıflı vasıfsız her işe koşulan aksi takdirde kovulan taşeron işçiye lağımı açma görevi vermişti.

Ve 14.06.2013 tarihinde Zafer’in üzerine patlayan kanalizasyon suyu onu önüne katıp “enfekte” edecek, on gün içinde karaciğer nakline oradan da ölüme sürükleyecekti.
Şaşırmamıştık, taşeron Zafer sigorta prim gün sayısı eksik olduğu için yaşarken de “malulen emekli olamamıştı”.
Zafer o mektubu iç dökmek için değil popüler jargonla “farkındalık” yaratmak yazmıştı.
Çünkü hasta yatağında gün be gün eti kemiği eriyen Zafer değildi.

“Bizdik” her gün biraz daha “insanlık birikintisine” benzeyen, “insanı tınlatan ne varsa” haince yanından sıvışan, “sessizliğiyle” ortalıkta azgınca işlenen bu “kocaman suça” bulaşmış parmak izlerini silip, kafasından aşağıya buzlu kova dökme “zevzekliğini” bile cıvık PR fırsatçılığına çeviren “farkındalık fukarası” büyük kalabalıklardık.
Zafer hayattayken “ÖÖÖLDÜMMMMMMM!!!!!!! hayatınıza hiçbir şey olmamış gibi devam edeceksiniz, benden önce ölen binlerce işçi, SOMA’da ölen işçi gibi” diye haykırmıştı…

Duyan var mıydı?

NİHAL KEMALOĞLU - BirGün Gazetesi

-abe, nehirler dağların gözyaşlarıdır?
+öyledir, cigeramın. tanrıların göz yumduğu zulümlere dağlar ağlıyor.
-ama çok ağlıyorlar, abe.
+evet cigeramın, çok ağlıyorlar.

Alnının orta yerinde
Bir azap dövmesi hayat
Ve kader
Acının
Çilenin harmanıdır
Yiğitlik zulmün sofrasında
Dayanmak da
Direnmek de
Yarın bunları böyle yazacak

Yarın bunları böyle yazacak
Aklanacak direnme günleri
Kavga aklanacak
Aklanacak dost da
Düşman da
Gökyüzü kandan
İrinden azade
Gökte
Suda
Toprakta
İlk cemre ile
Aklanacak dünya

Zordur zorbalığı omuzlamak
Yokluğu
Acıyı omuzlamak
Gönül vermek ateş kusan kavgaya
Bir idam fermanı gibi belalı
Uzak bir umut gibi yalnız.
Ve mayın gibi döşenmek
Hesabı kitabı görülmüş
Zincirlenmiş dağlara

Sonra dostun nice dost
Düşmanın nice düşman olduğunu görmek
Fırtınayı
Tufanı göğüslemek
Yenilmemek
Yıkılmamak
Zordur
Açlığın gencecik gelinlere pusu
Ve körpe canlara mezar olduğu
Anasını sattığımın dünyasında
Dayanmak
Direnmek
Ve bir bayrak gibi gerilmek
Zulmün
Zorbalığın
Dönekliğin önüne
Zor olan bir şey daha var elbet
Alnının orta yerinde
Hıyanetin mührü
Ve göğsünün gürültüsünde
Korku yatarken
Aydınlık günleri düşlemek
Sevgiyle
İçtenlikle öpmek çocukları
Ve dünyaya
Gururla bakabilmek…

Kimseyi suçlamayacaksın elbet
Umut kör kuyulara tutsak
İnanç zindana zincirlenmişse
Kör bir bıçak gibi çaresiz
Boş silahlar gibi yaslıysalar
Yorgunsalar
Bin yılların köleliğinden
Şifresi çözülmeyen bir haber gibi
Gözlerinin içinde duracaksın.

Orhan Kotan