Tek suçunuz hür insanlar gibi konuşmak,
Kitaplar suç ortağınız!

Rıfat Ilgaz

- Ne yapmak gerek peki?
Sağlam bir arka mı bulmalıyım?
Onu mu bellemeliyim?
Bir ağaç gövdesine dolanan sarmaşık gibi
Önünde eğilerek efendimiz sanmak mı?
Bilek gücü yerine dolanla tırmanmak mı?
İstemem!
Herkesin yaptığı şeyleri mi yapmalıyım Le Bret?
Sonradan görmelere övgüler mi yazmalıyım?
Bir bakanın yüzünü güldürmek için biraz şaklabanlık edip,
Taklalar mı atmalıyım?
İstemem! Eksik olsun!
Her sabah kahvaltıda kurbağa mı yemeli?
Sabah akşam dolaşıp pabuç mu eskitmeli?
Onun bunun önünde hep boyun mu eğmeli?
İstemem! Eksik olsun böyle bir şöhret!
Eksik olsun!
Ciğeri beş para etmezlere mi “yetenekli” demeli?
Eleştiriden mi çekinmeli?
“Adım Mercuré dergisinde geçse” diye mi sayıklamalı?
İstemem!
İstemem! Eksik olsun!
Korkmak, tükenmek, bitmek…
Şiir yazacak yerde eşe dosta gitmek.
Dilekçeler yazarak içini ortaya dökmek?
İstemem! Eksik olsun!
İstemem! Eksik olsun!
Ama şarkı söylemek, düşlemek, gülmek, yürümek…
Tek başına…
Özgür olmak…
Dünyaya kendi gözlerinle bakmak…
Sesini çınlatmak, aklına esince şapkanı yan yatırmak…
Bir hiç uğruna kılıcına ya da kalemine sarılmak…
Ne ün peşinde olmak, para pul düşünmek,
İsteyince Ay’a bile gidebilmek.
Başarıyı alnının teriyle elde edebilmek.
Demek istediğim asalak bir sarmaşık olma sakın.
Varsın boyun olmasın bir söğütünki kadar.
Yaprakların bulutlara erişmezse bir zararın mı var?

“Paris’e gideceğim. Orada Concorde Meydanı’nda bir taşın üzerine çıkacağım ve haykıracağım: “1915’te Ermenilere soykırım yapılmamıştır.” O taşın üzerinden ineceğim, Ankara’ya gelecek Güven Park’ta bir taşın üzerine çıkacağım ve “1915’te Ermenilere soykırım yapılmıştır!”… Fransa bir kolumdan Türkiye öteki kolumdan tutup beni hapiste sürüklemek isteyecek. Ama ben düşünce özgürlüğünü savunmaktan bir an bile geri kalmayacağım. Bu benim bir aydın olarak, bir insan olarak namusumdur, ödevimdir, sorumluluğumdur.”

Hrant Dink

"affetmedi bu ermeni vatandaşkürt dağlarında babasının kesilmesinifakat seviyor seni çünkü sen de affetmedinbu karayı sürenleri Türk halkının alnına”Nazım Hikmethttp://www.youtube.com/watch?v=xaFLGsBxVTo

"affetmedi bu ermeni vatandaş
kürt dağlarında babasının kesilmesini
fakat seviyor seni çünkü sen de affetmedin
bu karayı sürenleri Türk halkının alnına”

Nazım Hikmet

http://www.youtube.com/watch?v=xaFLGsBxVTo

Sancılı on yıllardan çıkmış ulusun tarihinde çok önemli bir akgündür 23 Nisan. “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” düsturunun meclis salonuna perçinlendiği gündür. Ve böyle bir günün “yaşam” denilen çocuğa ve geleceğe akıtılan mirasıdır. Türk Ulusu’nun belki de en akıllıca yaptığı öngörünün tarihidir. “Gelecek” ve “çocuk” ne de güzel buluşturulmuştur öyle. Ve de ne ustaca bir değerlendirmedir yıllar sonra 23 Nisan’ı sadece Türkiye ile sınırlı tutmayıp bütün dünyanın çocuklarıyla paylaşma düşüncesi. Türk çocuklarına da dünya çocuklarına da kutlu olsun.
Yeryüzünün dört bir yanına “savrulmuş” Ermeni Ulusu’nun tarihinde çok önemli bir karagündür 24 Nisan. Üç-beş Ermeni yan yana gelmeye görsünler. Alırlar ellerine pankartları dökülürler sokaklara hemen. Nedir bütün bunların sebebi, niçin yollara düşer bu insanlar 24 Nisan’da? Tarih, 24 Nisan 1915’in şafak vakti. Özellikle İstanbul’daki Ermeni aydınları, yazarlar, sanatçılar, öğretmenler, avukatlar, doktorlar, mebuslar teker teker alınırlar evlerinden. Götürülürler… ve bir daha da geri dönmezler. İşte, birkaç gün sonra bütün Osmanlı İmparatorluğu sınırları içinde gerçekleştirilen “Tarihsel Ermeni Dramı”nın başlangıcıdır bu tarih.
Kim nasıl anlayabilir bunu bilemiyorum, ama hem Ermeni olmak, hem Türkiyeli; hem 23 Nisan’ı yaşamak bütün coşkusuyla ve ertesi günün bir parçası olmak bütün hüznüyle. Kaç insan bu ikilemi yaşıyordur şu yeryüzünde? Ne anlaması kolay ne de anlatması.
Dilerim kimse de yaşamasın bu ikilemi bir daha. 23 Nisan nasıl daha bir coşkuyla yaşanır? 24 Nisan nasıl hafızalardan sildirilir? Bütün bunlar çözümsüz sorular değil aslında. 23 Nisan bütün çocukların olacaksa eğer ben derim Ermenistanlı çocukların da olsun bir biçimiyle. Çağırın onları da bu kutlamalara. Barıştırın çocukları birbirleriyle, tanıştırın. Sadece 23 Nisan da olmasın 24 Nisan’ı da katın içine. Daha da uzasın o günler, bütün nisanı katın, bütün baharı katın. Hadi siz beceremiyorsunuz diyelim, varolan kinler engel buna. Bırakın bari dünyayı çocuklara, onlar bu işi halleder, yeter ki engel olmayın siz.
Bir başka severim 23 Nisan’ları. Hem, bizim de hanımla evlendiğimiz gündür aynı zamanda. Gerdeğe girişimiz de 23 Nisan’ı 24 Nisan’a bağlayan geceye rastlar. İlk çocuğumuza can verdiğimiz andır o. Ne 23 ne de 24 Nisan. 23,5 Nisan’dır belki de o an. 
Hrant Dink 23,5 Nisan

Sancılı on yıllardan çıkmış ulusun tarihinde çok önemli bir akgündür 23 Nisan. “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” düsturunun meclis salonuna perçinlendiği gündür. Ve böyle bir günün “yaşam” denilen çocuğa ve geleceğe akıtılan mirasıdır. Türk Ulusu’nun belki de en akıllıca yaptığı öngörünün tarihidir. “Gelecek” ve “çocuk” ne de güzel buluşturulmuştur öyle. Ve de ne ustaca bir değerlendirmedir yıllar sonra 23 Nisan’ı sadece Türkiye ile sınırlı tutmayıp bütün dünyanın çocuklarıyla paylaşma düşüncesi. Türk çocuklarına da dünya çocuklarına da kutlu olsun.

Yeryüzünün dört bir yanına “savrulmuş” Ermeni Ulusu’nun tarihinde çok önemli bir karagündür 24 Nisan. Üç-beş Ermeni yan yana gelmeye görsünler. Alırlar ellerine pankartları dökülürler sokaklara hemen. Nedir bütün bunların sebebi, niçin yollara düşer bu insanlar 24 Nisan’da? Tarih, 24 Nisan 1915’in şafak vakti. Özellikle İstanbul’daki Ermeni aydınları, yazarlar, sanatçılar, öğretmenler, avukatlar, doktorlar, mebuslar teker teker alınırlar evlerinden. Götürülürler… ve bir daha da geri dönmezler. İşte, birkaç gün sonra bütün Osmanlı İmparatorluğu sınırları içinde gerçekleştirilen “Tarihsel Ermeni Dramı”nın başlangıcıdır bu tarih.

Kim nasıl anlayabilir bunu bilemiyorum, ama hem Ermeni olmak, hem Türkiyeli; hem 23 Nisan’ı yaşamak bütün coşkusuyla ve ertesi günün bir parçası olmak bütün hüznüyle. Kaç insan bu ikilemi yaşıyordur şu yeryüzünde? Ne anlaması kolay ne de anlatması.

Dilerim kimse de yaşamasın bu ikilemi bir daha. 23 Nisan nasıl daha bir coşkuyla yaşanır? 24 Nisan nasıl hafızalardan sildirilir? Bütün bunlar çözümsüz sorular değil aslında. 23 Nisan bütün çocukların olacaksa eğer ben derim Ermenistanlı çocukların da olsun bir biçimiyle. Çağırın onları da bu kutlamalara. Barıştırın çocukları birbirleriyle, tanıştırın. Sadece 23 Nisan da olmasın 24 Nisan’ı da katın içine. Daha da uzasın o günler, bütün nisanı katın, bütün baharı katın. Hadi siz beceremiyorsunuz diyelim, varolan kinler engel buna. Bırakın bari dünyayı çocuklara, onlar bu işi halleder, yeter ki engel olmayın siz.

Bir başka severim 23 Nisan’ları. Hem, bizim de hanımla evlendiğimiz gündür aynı zamanda. Gerdeğe girişimiz de 23 Nisan’ı 24 Nisan’a bağlayan geceye rastlar. İlk çocuğumuza can verdiğimiz andır o. Ne 23 ne de 24 Nisan. 23,5 Nisan’dır belki de o an. 

Hrant Dink
23,5 Nisan

#23Nisan
"Gardiyan bizim allahımız,ekip başı peygamberimiz"

15 yaşında öldürülen çocukların terörist ilan edildiği bir ülkede 23 Nisan’ın hiç bir anlamı yoktur.
 

15 yaşında öldürülen çocukların terörist ilan edildiği bir ülkede 23 Nisan’ın hiç bir anlamı yoktur.

 

İyi ki doğdun LENİN!

İyi ki doğdun LENİN!

Ahmed Arif 87 Yaşında!


Beşikler vermişim Nuh’aSalıncaklar, hamaklar,Havva Ana’n dünkü çocuk sayılır,Anadoluyum ben,Tanıyor musun ?Utanırım,Utanırım fıkaralıktan,Ele, güne karşı çıplak…Üşür fidelerim,Harmanım kesat.Kardeşliğin, çalışmanın,Beraberliğin,Atom güllerinin katmer açtığı,Şairlerin, bilginlerin dünyalarında, Kalmışım bir başıma,Bir başıma ve uzak.Biliyor musun ?Binlerce yıl sağılmışım,Korkunç atlılarıyla parçalamışlarNazlı, seher-sabah uykularımıHükümdarlar, saldırganlar, haydutlar,Haraç salmışlar üstüme.Ne İskender takmışım,Ne şah ne sultanGöçüp gitmişler, gölgesiz!Selam etmişim dostumaVe dayatmışım…Görüyor musun ?Nasıl severim bir bilsen.Köroğlu’yu,Karayılanı,Meçhul Askeri…Sonra Pir Sultanı ve Bedrettini.Sonra kalem yazmaz,Bir nice sevda…Bir bilsen,Onlar beni nasıl severdi.Bir bilsen, Urfa’da kurşun atanıMinareden, barikattan,Selvi dalından,Ölüme nasıl gülerdi.Bilmeni mutlak isterim,Duyuyor musun ?Öyle yıkma kendini,Öyle mahzun, öyle garip…Nerede olursan ol,İçerde, dışarda, derste, sırada,Yürü üstüne - üstüne,Tükür yüzüne celladın,Fırsatçının, fesatçının, hayının…Dayan kitap ileDayan iş ile.Tırnak ile, diş ile,Umut ile, sevda ile, düş ileDayan rüsva etme beni.Gör, nasıl yeniden yaratılırım,Namuslu, genç ellerinle.Kızlarım,Oğullarım var gelecekte,Herbiri vazgeçilmez cihan parçası.Kaç bin yıllık hasretimin koncası,Gözlerinden,Gözlerinden öperim,Bir umudum sende,Anlıyor musun ?

Ahmed Arif 87 Yaşında!

Beşikler vermişim Nuh’a
Salıncaklar, hamaklar,
Havva Ana’n dünkü çocuk sayılır,
Anadoluyum ben,
Tanıyor musun ?

Utanırım,
Utanırım fıkaralıktan,
Ele, güne karşı çıplak…
Üşür fidelerim,
Harmanım kesat.
Kardeşliğin, çalışmanın,
Beraberliğin,
Atom güllerinin katmer açtığı,
Şairlerin, bilginlerin dünyalarında, 
Kalmışım bir başıma,
Bir başıma ve uzak.
Biliyor musun ?

Binlerce yıl sağılmışım,
Korkunç atlılarıyla parçalamışlar
Nazlı, seher-sabah uykularımı
Hükümdarlar, saldırganlar, haydutlar,
Haraç salmışlar üstüme.
Ne İskender takmışım,
Ne şah ne sultan
Göçüp gitmişler, gölgesiz!
Selam etmişim dostuma
Ve dayatmışım…
Görüyor musun ?

Nasıl severim bir bilsen.
Köroğlu’yu,
Karayılanı,
Meçhul Askeri…
Sonra Pir Sultanı ve Bedrettini.
Sonra kalem yazmaz,
Bir nice sevda…
Bir bilsen,
Onlar beni nasıl severdi.
Bir bilsen, Urfa’da kurşun atanı
Minareden, barikattan,
Selvi dalından,
Ölüme nasıl gülerdi.
Bilmeni mutlak isterim,
Duyuyor musun ?

Öyle yıkma kendini,
Öyle mahzun, öyle garip…
Nerede olursan ol,
İçerde, dışarda, derste, sırada,
Yürü üstüne - üstüne,
Tükür yüzüne celladın,
Fırsatçının, fesatçının, hayının…
Dayan kitap ile
Dayan iş ile.
Tırnak ile, diş ile,
Umut ile, sevda ile, düş ile
Dayan rüsva etme beni.

Gör, nasıl yeniden yaratılırım,
Namuslu, genç ellerinle.
Kızlarım,
Oğullarım var gelecekte,
Herbiri vazgeçilmez cihan parçası.
Kaç bin yıllık hasretimin koncası,
Gözlerinden,
Gözlerinden öperim,
Bir umudum sende,
Anlıyor musun ?
KENDİSİYLE HESAPLAŞAMAYAN DEVRİM KARŞI DEVRİMLE HESAPLAŞAMAZ - YILMAZ GÜNEY1 Ma­yıs 1980’e, fa­şist dik­ta­tör­lü­ğün iyi­ce az­gın­laş­tı­ğı, da­ha ile­ri adım­lar at­tı­ğı ko­şul­lar­da gi­ri­yo­ruz. Bü­rok­ra­tik ve as­ke­ri me­ka­niz­ma, ye­ni­den ve ye­ni­den göz­den ge­çi­ril­mek­te­dir; elen­mek­te­dir; göz­den kaç­mış de­mok­rat, yurt­se­ver un­sur­lar ve hat­ta ka­rar­sız fa­şizm yan­lı­la­rı bi­le hız­la ayık­lan­mak­ta­dır. Fa­şiz­min si­vil ve res­mi güç­le­ri hal­ka kar­şı el ele ver­miş­tir. Fa­şist MHP’li­ler si­lah­lan­dı­rıl­mak­ta ve si­lah­lan­ma­la­rı ya­sal­laş­tı­rıl­mak­ta­dır. AP hü­kü­me­ti, MHP’li yö­ne­ti­ci­le­re, ya­ni fa­şist te­rö­rün yö­ne­ti­ci­le­ri­ne “si­lah ruh­sa­tı” ve­ril­me­si­ni res­men em­ret­miş­tir. Bu de­mek­tir ki, bun­dan son­ra hal­kın üze­ri­ne ruh­sat­lı si­lah­lar­la ateş edi­le­cek­tir. Fa­şist dik­ta­tör­lük, fa­şist ca­ni­le­re öl­dür­me ruh­sa­tı çı­kar­mış­tır. Öte yan­da, ser­ma­ye, özel gü­ven­li­ği­ni sağ­la­mak için “özel si­lah­lı adam­lar” edin­mek­te­dir. Fa­şiz­min res­mi ve si­vil güç­le­ri, ala­bil­di­ği­ne si­lah­la­nır­ken, kit­le­le­rin üze­ri­ne yö­ne­len bas­kı­lar, ara­ma­lar, te­rör, kit­le­le­ri sin­dir­me­yi, si­lah­sız­lan­dır­ma­yı amaç­la­mak­ta­tır. Fa­şist­le­re si­lah ser­best, hal­ka ise ya­sak­tır.Yurt­se­ver, de­mok­rat, dev­rim­ci ba­sın üze­rin­de yo­ğun­la­şan bas­kı­lar, ya­sak­lar, so­ruş­tur­ma­lar, tu­tuk­la­ma­lar, özü ba­kı­mın­dan, iş­çi sı­nı­fı­nı ve ge­niş emek­çi kit­le­le­ri olan bi­ten­den ha­ber­siz bı­rak­ma­yı, emek­çi­le­rin bir­bir­le­riy­le bağ­la­rı­nı ko­par­ma­yı, on­la­rı tek tek, kü­çük grup­lar ha­lin­de ken­di iç­le­ri­ne ka­pat­ma­yı he­def­le­mek­te­dir. On­lar, yal­nız si­lah­lar­dan de­ğil, esas ola­rak si­lah­la­ra yön ve­re­cek dü­şün­ce­ler­den kork­mak­ta­dır­lar. Bi­linç­siz si­lah, kit­le­den ko­puk si­lah ye­ni­lir; ama bi­linç­li si­lah, kit­le­le­rin elin­de­ki si­lah ye­nil­mez. Bu­nu bi­li­yor­lar. Asıl kor­ku­la­rı da bu­dur.Ka­za­nıl­mış eko­no­mik, de­mok­ra­tik hak­la­rın gas­pı yo­ğun­laş­mak­ta­dır. On­la­r, içi­ne düş­tük­le­ri bu­na­lı­mın acı­sı­nı emek­çi­ler­den çı­kart­ma­ya ça­lı­şı­yor­lar. Fa­şiz­min bas­kı ve şid­de­ti, ay­nı za­man­da, on­la­rın içi­ne düş­tük­le­ri de­rin ça­re­siz­li­ğin, gü­süz­lü­ğün de ifa­de­si­dir. Hal­kın mü­ca­de­le­si ge­liş­tik­çe, fa­şiz­min az­gın­laş­ma­sı da­ha da ar­ta­cak­tır; bas­kı­la­rın kap­sa­dı­ğı alan da­ha da ge­niş­le­ye­cek­tir. Kı­sa va­de­de, hal­kın güç­le­ri mi fa­şiz­mi ye­ne­cek, yok­sa fa­şiz­min güç­le­ri mi hal­kı ye­ne­cek, he­nüz bel­li de­ğil­dir. İnan­cı­mız o ki, uzun va­de­de hal­kın güç­le­ri mut­la­ka fa­şiz­mi eze­cek­tir… fa­kat bu­gün, fa­şiz­min tak­tik gü­cü­nü kü­çüm­se­mek, hal­kın uzun va­de­de ka­zan­ca­ğı za­fe­ri teh­li­ke­ye dü­şü­re­cek­tir; bu bi­lin­me­si ge­re­ken bir ger­çek­tir. En ge­niş kit­le­ler, baş­ta pro­le­tar­ya ve emek­çi köy­lü­lük, şe­hir küçük burjuva­zi­si­nin bü­yük bir ço­ğun­lu­ğu, bur­ju­va­zi­nin fa­şiz­me kar­şı olan ke­sim­le­ri, fa­şiz­me kar­şı se­fer­ber edil­me­den, fa­şiz­min dik­ta­tör­lü­ğü­nü ala­şa­ğı et­me­nin ola­na­ğı yok­tur.Fa­şist dik­ta­tör­lü­ğe kar­şı mü­ca­de­le, fa­şiz­me kar­şı mü­ca­de­le­nin öz­gül bir bi­çi­mi­dir; fa­şist dik­ta­tör­lü­ğün yı­kıl­ma­sı, her ko­şul­da fa­şiz­min yı­kıl­ma­sı an­la­mı­na gel­mez. Fa­şizm, an­cak onu va­re­den iç dış top­lum­sal te­mel, o top­lum­sal te­me­li var eden iç dış eko­no­mik te­mel bu top­lum­sal-eko­no­mik te­me­lin bi­çim­len­dir­di­ği iç dış ide­olo­jik-kül­tü­rel ya­pı ül­ke ve dün­ya öl­çe­ğin­de ye­nil­gi­ye uğ­ra­tıl­dı­ğı ve gi­de­rek kök­le­ri ku­ru­tul­du­ğu za­man yok edi­le­bi­lir. Fa­şiz­min ye­nil­me­si, onun kök­le­ri­nin ta­ma­men ku­ru­du­ğu an­la­mı­na gel­mez. Ça­ğı­mız­da, bur­ju­va­zi­nin her ke­si­mi, em­per­ya­liz­me ba­ğım­lı ol­duk­la­rı tak­dir­de, em­per­ya­liz­min içi­ne düş­tü­ğü de­rin bu­na­lım­la­ra bağ­lı ola­rak, ge­liş­me­le­ri­nin bel­li bir aşa­ma­sın­da, fa­şist dik­ta­tör­lü­ğün top­lum­sal te­me­li­ni oluş­tu­ra­cak bir dü­ze­ye yük­se­le­bi­lir. Em­per­ya­liz­min, şu ya da bu bi­çi­mi var ol­duk­ça, küçük burjuva te­mel­le­re yas­lan­mış sı­nıf güç­le­ri de, si­ya­si ik­ti­da­ra ege­men ol­duk­la­rı tak­dir­de, de­ği­şik bir bi­çim­de de ol­sa, bü­yük bur­ju­va­lar ha­li­ne ge­le­bi­lir­ler. Bir ör­nek ver­mek ge­re­kir­se, bu­gün Sov­yet­ler Bir­li­ği’nde sos­yal fa­şist dik­ta­tör­lü­ğün top­lum­sal da­ya­na­ğı olan te­kel­ci bü­rok­rat bur­ju­va­zi, ge­liş­me­si­ni, re­viz­yo­nist küçük burjuva te­mel­ler üze­ri­ne kur­muş­tur. Fa­şiz­min, ya da sos­yal fa­şiz­min esas da­ya­na­ğı eko­no­mi­nin ve bu­na bağ­lı ola­rak si­ya­se­tin em­per­ya­list içe­ri­ği­dir. Yi­ne de be­lirt­me­li­yiz ki bu, bur­ju­va­zi­nin her ke­si­mi her ko­şul al­tın­da fa­şist­tir an­la­mı­na gel­mez.Bü­tün dün­ya­da, bur­ju­va­zi­nin de­ği­şik oran­lar­da da ol­sa, ge­ri­ci­leş­me­si, fa­şist­leş­me­si, ka­pi­ta­liz­min eko­no­mik, si­ya­si, ide­olo­jik alan­la­rı da kap­sa­yan ge­nel bu­na­lı­mı­nın de­rin­leş­ti­ği­nin, ge­li­şen halk ha­re­ket­le­ri kar­şı­sın­da ça­re­siz kal­dı­ğı­nın ifa­de­si­dir; ay­nı za­man­da bu, dev­ri­min yak­laş­tı­ğı­nın da müj­de­ci­si­dir… An­cak bü­tün dün­ya­da ve ül­ke­miz­de, dev­ri­min nes­nel ko­şul­la­rı­nın ol­gun­laş­ma­sı­na denk bi­çim­de, öz­nel ko­şul­la­rın ye­ri­ne ge­ti­ril­me­si ko­şu­luy­la bu müj­de de­ğer­len­di­ri­le­bi­lir. Ak­si hal­de dev­rim ola­nak­sız­dır. 1 Ma­yıs 1980’e, bu ol­gu­nun bi­lin­cin­de gi­ri­yo­ruz ve dev­ri­mi­mi­zin ek­sik ve za­af­la­rı­nı açık se­çik gö­rü­yo­ruz.1 Ma­yıs 1980, bi­zim için özel bir an­la­ma sa­hip­tir. Genç bir ya­yın or­ga­nı ola­rak Ma­yıs’la ilk kar­şı­laş­ma­mız çün­kü.Bi­zi va­re­den te­mel ko­şul­lar, biz­den, doğ­ru, hal­kın mü­ca­de­le­si­ni dev­rim­ci­leş­ti­re­cek, ör­güt­le­ye­cek doğ­rul­tu­da ce­vap­lar alır­sa, 1 Ma­yıs 1980’den 1981 Ma­yıs’ına, ide­olo­jik, si­ya­si, ör­güt­sel açı­lar­dan da­ha da güç­len­miş ve de­rin­leş­miş ola­rak, kit­le­ler­le dev­rim­ci bağ­la­rı­mız da­ha güç­len­miş ve de­rin­leş­miş ola­rak gi­re­ce­ğiz; yok, nes­nel sü­re­cin çok yön­lü ih­ti­yaç­la­rı­na ge­re­ken ce­vap ve mü­da­ha­le­le­ri, de­ği­şik mü­ca­de­le yön­tem­le­riy­le gös­te­re­mez­sek, adı var ken­di yok ol­mak­tan öte­ye gi­de­me­yiz. Biz, her so­ru­nu da­ha ba­şın­da çöz­mek, dev­ri­min ge­rek­li­lik­le­ri­ne doğ­ru ce­vap­lar bul­mak, dev­ri­min so­run­la­rı­nı hal­let­mek için ör­güt­le­ni­yo­ruz. Ma­sa ba­şın­da dev­ri­min so­run­la­rı­nı çö­ze­me­yiz, ol­sa ol­sa ka­ba hat­la­rı­nı çi­ze­bi­li­riz. Bi­zim şim­di­lik ya­pa­bil­di­ği­miz bu­dur. Eğer mü­ca­de­le sü­re­ci içe­ri­sin­de, pra­tik ça­lış­ma­la­rı­mız­la, dev­ri­min ge­liş­ti­ri­ci­si ola­mı­yor­sak, bu, dev­ri­min en­ge­li ha­li­ne gel­di­ği­miz bi­çi­min­de yo­rum­lan­ma­lı­dır. Böy­le bir du­rum­da en dü­rüst ta­vır, ken­di­mi­zi da­ğıt­mak ol­ma­lı­dır; bu ne­den­le­dir ki, Mark­sizm-Le­ni­nizm­den en kü­çük sap­ma­nın bi­le, ge­liş­me­nin bel­li bir nok­ta­sın­da bi­zi kar­şı dev­rim saf­la­rı­na gö­tü­re­ce­ği unu­tul­ma­ma­lı­dır.1 Ma­yıs 1886, Ame­ri­kan iş­çi sı­nı­fı­nın, se­kiz sa­at­lik iş­gü­nü için baş­lat­tı­ğı, bü­tün dün­ya iş­çi­le­ri­ne ör­nek bir grev ve di­re­ni­şin ta­ri­hi­dir. Ame­ri­kan bur­ju­va­zi­si­nin az­gın sö­mü­rü­sü­ne, bas­kı­sı­na, bur­ju­va sı­nır­la­ma­la­rı­na kar­şı, Ame­ri­kan iş­çi­le­ri­nin bir baş­kal­dı­rı­sı olan 1 Ma­yıs 1889’da, İkin­ci En­ter­nas­yo­nal’in 1. Kong­re­si’nde, bü­tün dün­ya iş­çi­le­ri­nin bir­lik, da­ya­nış­ma ve mü­ca­de­le gü­nü ola­rak ka­bul edil­di.1 Ma­yıs’ı, dev­rim­ci içe­ri­ğe uy­gun bir bi­çim­de ha­ya­ta ge­çir­mek, şu so­ru­la­ra, te­orik ve pra­tik alan­lar­da doğ­ru ce­vap­lar bul­mak­la müm­kün ola­cak­tır:1. Kim­le­re kar­şı, kim­ler­le, na­sıl ve ne için bir bir­lik?2. Kim­le­re kar­şı, kim­ler­le, na­sıl ve ne için bir da­ya­nış­ma?3. Kim­le­re kar­şı, kim­ler­le, na­sıl ve ne için bir mü­ca­de­le? Dev­ri­min anah­ta­rı, bu so­ru­la­ra ve­ri­le­cek doğ­ru ce­vap­la­ra bağ­lı­dır. Bi­zim ge­le­ce­ği­mi­zi ta­yin ede­cek olan da bu so­ru­la­rın ce­vap­la­rın­da yat­mak­ta­dır.Do­ğal­dır ki, bu so­ru­lar, ce­vap­la­rı­nı için­de ya­şa­dı­ğı­mız nes­nel sü­re­cin dev­rim­ci gö­rev­le­ri­ne sı­kı sı­kı­ya bağ­lı ola­rak bu­la­cak­tır; ya­ni dev­ri­min ya­kın ve uzak he­def­le­riy­le bağ­lan­tı­lı ola­rak. Bu­gün, top­lum­sal-de­mok­ra­tik halk dev­ri­mi he­def­le­rin­den sap­ma­dan, bir­le­şik ulu­sal ve sos­ya­list gö­rev­le bağ­la­rı­nı ko­par­ma­dan, de­mok­ra­si mü­ca­de­le­si­nin ön plan­da ol­du­ğu­nu söy­lü­yo­ruz. Fa­şist dik­ta­tör­lü­ğün gas­pet­ti­ği si­ya­si öz­gür­lük­le­rin ka­za­nıl­ma­sı ve sı­nır­la­rı­nın ala­bil­di­ği­ne ge­niş­le­til­me­si, en ge­niş an­lam­da halk için de­mok­ra­tik or­ta­mın ku­rul­ma­sı, önü­müz­de du­ran en ya­kın mü­ca­de­le he­de­fi­dir. Pro­le­tar­ya, ge­niş emek­çi kit­le­le­re se­si­ni du­yu­ra­bil­mek ve dev­ri­mi­mi­zin öz­nel ko­şul­la­rı­nı ya­ra­ta­bil­mek için si­ya­si öz­gür­lük­le­re muh­taç­tır. Şu gün si­ya­si öz­gür­lük­le­rin önün­de du­ran bi­rin­ci en­gel, fa­şist dik­ta­tör­lük­tür. Bi­li­yo­ruz ki, fa­şist dik­ta­tör­lü­ğün yı­kıl­ma­sı, emek­çi kit­le­le­rin kur­tu­lu­şu ol­ma­ya­cak­tır. Ama kur­tu­lu­şun yo­lu­nu aça­cak or­ta­mı ha­zır­la­ya­cak­tır. Bu ne­den­le­dir ki, için­de bu­lun­du­ğu­muz ko­şul­lar­da, mü­ca­de­le­mi­zin odak nok­ta­sı fa­şist dik­ta­tör­lük­tür.Biz, 1 Ma­yıs’ın kut­lan­ma­sı­nı, sa­de­ce bir gü­ne sı­kış­tı­rıl­mış bir ey­lem so­ru­nu ola­rak de­ğil, dev­rim mü­ca­de­le­mi­ze dam­ga­sı­nı vu­ran bir an­la­yış so­ru­nu ola­rak ele al­mak­ta­yız. 1 Ma­yıs’ta tu­tu­mu­mu­zu, ge­nel ola­rak ül­ke­nin, özel ola­rak da­ bi­zim için­de bu­lun­du­ğu­muz öz­nel ve nes­nel ko­şul­lar be­lir­le­ye­cek­tir. Önü­mü­ze ko­ya­ca­ğı­mız he­def­ler gü­cü­müz­le oran­tı­lı ol­ma­lı­dır. Her tür­den ma­ce­ra­cı ey­lem­den uzak olun­ma­lı­dır. Ace­le­ci­li­ğe dü­şül­me­me­li­dir. Grup­çu re­ka­bet­le­re, tep­ki­ye ka­pı­lıp grup­çu­lu­ğa dü­şül­me­me­li­dir. Aji­tas­yon ve pro­pa­gan­da­da ser­best­lik, ey­lem­de bir­lik il­ke­si, ola­nak­lar öl­çü­sün­de ha­ya­ta ge­çi­ril­me­li­dir.1 Ma­yıs, bi­zim için, dev­rim­ci so­rum­lu­luk­la­rı­mız te­me­lin­de, ön­ce­lik­le ken­di­miz­le bir he­sap­laş­ma gü­nü ol­ma­lı­dır. Dev­rim düş­man­la­rı­na ve dev­rim za­rar­lı­la­rı­na kar­şı an­cak bu yön­tem­le mü­ca­de­le ede­bi­li­riz. Bu he­sap­laş­ma­dan çı­kar­ta­ca­ğı­mız ders­le­ri özet­le­me­li ve gün­lük iliş­ki­le­ri­miz­de gö­zö­nün­de tut­ma­lı­yız. Ken­di­siy­le he­sap­la­şa­ma­yan dev­rim, kar­şı dev­rim­le he­sap­la­şa­maz. Top­lum­sal dev­ri­mi za­fe­re ulaş­tır­ma sü­re­ci­miz, fa­şizm­le, sos­yal fa­şizm­le, re­vi­zo­niz­min, opor­tü­niz­min her tü­rüy­le, dog­ma­tizm­le, sek­te­rizm­le, şo­ve­nizm­le, dar ulu­sal­cı­lık­la, her tür­den bur­ju­va ve küçük burjuva akım­lar ve on­la­rın ulus­la­ra­ra­sı des­tek­çi­le­riy­le he­sap­laş­ma sü­re­ci­miz ola­cak­tır…1 Ma­yıs’ın dev­rim­ci içe­ri­ği­ne sa­hip çı­ka­lım.Ken­di­miz­le he­sap­laş­ma te­me­lin­de düş­man­lar­la he­sap­la­şa­lım.Ya­şa­sın 1 Ma­yıs!Kah­rol­sun Fa­şist Dik­tatör­lük!Yılmaz Güney

KENDİSİYLE HESAPLAŞAMAYAN DEVRİM KARŞI DEVRİMLE HESAPLAŞAMAZ - YILMAZ GÜNEY

1 Ma­yıs 1980’e, fa­şist dik­ta­tör­lü­ğün iyi­ce az­gın­laş­tı­ğı, da­ha ile­ri adım­lar at­tı­ğı ko­şul­lar­da gi­ri­yo­ruz. Bü­rok­ra­tik ve as­ke­ri me­ka­niz­ma, ye­ni­den ve ye­ni­den göz­den ge­çi­ril­mek­te­dir; elen­mek­te­dir; göz­den kaç­mış de­mok­rat, yurt­se­ver un­sur­lar ve hat­ta ka­rar­sız fa­şizm yan­lı­la­rı bi­le hız­la ayık­lan­mak­ta­dır. Fa­şiz­min si­vil ve res­mi güç­le­ri hal­ka kar­şı el ele ver­miş­tir. Fa­şist MHP’li­ler si­lah­lan­dı­rıl­mak­ta ve si­lah­lan­ma­la­rı ya­sal­laş­tı­rıl­mak­ta­dır. AP hü­kü­me­ti, MHP’li yö­ne­ti­ci­le­re, ya­ni fa­şist te­rö­rün yö­ne­ti­ci­le­ri­ne “si­lah ruh­sa­tı” ve­ril­me­si­ni res­men em­ret­miş­tir. Bu de­mek­tir ki, bun­dan son­ra hal­kın üze­ri­ne ruh­sat­lı si­lah­lar­la ateş edi­le­cek­tir. Fa­şist dik­ta­tör­lük, fa­şist ca­ni­le­re öl­dür­me ruh­sa­tı çı­kar­mış­tır. Öte yan­da, ser­ma­ye, özel gü­ven­li­ği­ni sağ­la­mak için “özel si­lah­lı adam­lar” edin­mek­te­dir. Fa­şiz­min res­mi ve si­vil güç­le­ri, ala­bil­di­ği­ne si­lah­la­nır­ken, kit­le­le­rin üze­ri­ne yö­ne­len bas­kı­lar, ara­ma­lar, te­rör, kit­le­le­ri sin­dir­me­yi, si­lah­sız­lan­dır­ma­yı amaç­la­mak­ta­tır. Fa­şist­le­re si­lah ser­best, hal­ka ise ya­sak­tır.

Yurt­se­ver, de­mok­rat, dev­rim­ci ba­sın üze­rin­de yo­ğun­la­şan bas­kı­lar, ya­sak­lar, so­ruş­tur­ma­lar, tu­tuk­la­ma­lar, özü ba­kı­mın­dan, iş­çi sı­nı­fı­nı ve ge­niş emek­çi kit­le­le­ri olan bi­ten­den ha­ber­siz bı­rak­ma­yı, emek­çi­le­rin bir­bir­le­riy­le bağ­la­rı­nı ko­par­ma­yı, on­la­rı tek tek, kü­çük grup­lar ha­lin­de ken­di iç­le­ri­ne ka­pat­ma­yı he­def­le­mek­te­dir. On­lar, yal­nız si­lah­lar­dan de­ğil, esas ola­rak si­lah­la­ra yön ve­re­cek dü­şün­ce­ler­den kork­mak­ta­dır­lar. Bi­linç­siz si­lah, kit­le­den ko­puk si­lah ye­ni­lir; ama bi­linç­li si­lah, kit­le­le­rin elin­de­ki si­lah ye­nil­mez. Bu­nu bi­li­yor­lar. Asıl kor­ku­la­rı da bu­dur.

Ka­za­nıl­mış eko­no­mik, de­mok­ra­tik hak­la­rın gas­pı yo­ğun­laş­mak­ta­dır. On­la­r, içi­ne düş­tük­le­ri bu­na­lı­mın acı­sı­nı emek­çi­ler­den çı­kart­ma­ya ça­lı­şı­yor­lar. Fa­şiz­min bas­kı ve şid­de­ti, ay­nı za­man­da, on­la­rın içi­ne düş­tük­le­ri de­rin ça­re­siz­li­ğin, gü­süz­lü­ğün de ifa­de­si­dir. Hal­kın mü­ca­de­le­si ge­liş­tik­çe, fa­şiz­min az­gın­laş­ma­sı da­ha da ar­ta­cak­tır; bas­kı­la­rın kap­sa­dı­ğı alan da­ha da ge­niş­le­ye­cek­tir. Kı­sa va­de­de, hal­kın güç­le­ri mi fa­şiz­mi ye­ne­cek, yok­sa fa­şiz­min güç­le­ri mi hal­kı ye­ne­cek, he­nüz bel­li de­ğil­dir. İnan­cı­mız o ki, uzun va­de­de hal­kın güç­le­ri mut­la­ka fa­şiz­mi eze­cek­tir… fa­kat bu­gün, fa­şiz­min tak­tik gü­cü­nü kü­çüm­se­mek, hal­kın uzun va­de­de ka­zan­ca­ğı za­fe­ri teh­li­ke­ye dü­şü­re­cek­tir; bu bi­lin­me­si ge­re­ken bir ger­çek­tir. En ge­niş kit­le­ler, baş­ta pro­le­tar­ya ve emek­çi köy­lü­lük, şe­hir küçük burjuva­zi­si­nin bü­yük bir ço­ğun­lu­ğu, bur­ju­va­zi­nin fa­şiz­me kar­şı olan ke­sim­le­ri, fa­şiz­me kar­şı se­fer­ber edil­me­den, fa­şiz­min dik­ta­tör­lü­ğü­nü ala­şa­ğı et­me­nin ola­na­ğı yok­tur.

Fa­şist dik­ta­tör­lü­ğe kar­şı mü­ca­de­le, fa­şiz­me kar­şı mü­ca­de­le­nin öz­gül bir bi­çi­mi­dir; fa­şist dik­ta­tör­lü­ğün yı­kıl­ma­sı, her ko­şul­da fa­şiz­min yı­kıl­ma­sı an­la­mı­na gel­mez. Fa­şizm, an­cak onu va­re­den iç dış top­lum­sal te­mel, o top­lum­sal te­me­li var eden iç dış eko­no­mik te­mel bu top­lum­sal-eko­no­mik te­me­lin bi­çim­len­dir­di­ği iç dış ide­olo­jik-kül­tü­rel ya­pı ül­ke ve dün­ya öl­çe­ğin­de ye­nil­gi­ye uğ­ra­tıl­dı­ğı ve gi­de­rek kök­le­ri ku­ru­tul­du­ğu za­man yok edi­le­bi­lir. Fa­şiz­min ye­nil­me­si, onun kök­le­ri­nin ta­ma­men ku­ru­du­ğu an­la­mı­na gel­mez. Ça­ğı­mız­da, bur­ju­va­zi­nin her ke­si­mi, em­per­ya­liz­me ba­ğım­lı ol­duk­la­rı tak­dir­de, em­per­ya­liz­min içi­ne düş­tü­ğü de­rin bu­na­lım­la­ra bağ­lı ola­rak, ge­liş­me­le­ri­nin bel­li bir aşa­ma­sın­da, fa­şist dik­ta­tör­lü­ğün top­lum­sal te­me­li­ni oluş­tu­ra­cak bir dü­ze­ye yük­se­le­bi­lir. Em­per­ya­liz­min, şu ya da bu bi­çi­mi var ol­duk­ça, küçük burjuva te­mel­le­re yas­lan­mış sı­nıf güç­le­ri de, si­ya­si ik­ti­da­ra ege­men ol­duk­la­rı tak­dir­de, de­ği­şik bir bi­çim­de de ol­sa, bü­yük bur­ju­va­lar ha­li­ne ge­le­bi­lir­ler. Bir ör­nek ver­mek ge­re­kir­se, bu­gün Sov­yet­ler Bir­li­ği’nde sos­yal fa­şist dik­ta­tör­lü­ğün top­lum­sal da­ya­na­ğı olan te­kel­ci bü­rok­rat bur­ju­va­zi, ge­liş­me­si­ni, re­viz­yo­nist küçük burjuva te­mel­ler üze­ri­ne kur­muş­tur. Fa­şiz­min, ya da sos­yal fa­şiz­min esas da­ya­na­ğı eko­no­mi­nin ve bu­na bağ­lı ola­rak si­ya­se­tin em­per­ya­list içe­ri­ği­dir. Yi­ne de be­lirt­me­li­yiz ki bu, bur­ju­va­zi­nin her ke­si­mi her ko­şul al­tın­da fa­şist­tir an­la­mı­na gel­mez.

Bü­tün dün­ya­da, bur­ju­va­zi­nin de­ği­şik oran­lar­da da ol­sa, ge­ri­ci­leş­me­si, fa­şist­leş­me­si, ka­pi­ta­liz­min eko­no­mik, si­ya­si, ide­olo­jik alan­la­rı da kap­sa­yan ge­nel bu­na­lı­mı­nın de­rin­leş­ti­ği­nin, ge­li­şen halk ha­re­ket­le­ri kar­şı­sın­da ça­re­siz kal­dı­ğı­nın ifa­de­si­dir; ay­nı za­man­da bu, dev­ri­min yak­laş­tı­ğı­nın da müj­de­ci­si­dir… An­cak bü­tün dün­ya­da ve ül­ke­miz­de, dev­ri­min nes­nel ko­şul­la­rı­nın ol­gun­laş­ma­sı­na denk bi­çim­de, öz­nel ko­şul­la­rın ye­ri­ne ge­ti­ril­me­si ko­şu­luy­la bu müj­de de­ğer­len­di­ri­le­bi­lir. Ak­si hal­de dev­rim ola­nak­sız­dır. 1 Ma­yıs 1980’e, bu ol­gu­nun bi­lin­cin­de gi­ri­yo­ruz ve dev­ri­mi­mi­zin ek­sik ve za­af­la­rı­nı açık se­çik gö­rü­yo­ruz.
1 Ma­yıs 1980, bi­zim için özel bir an­la­ma sa­hip­tir. Genç bir ya­yın or­ga­nı ola­rak Ma­yıs’la ilk kar­şı­laş­ma­mız çün­kü.

Bi­zi va­re­den te­mel ko­şul­lar, biz­den, doğ­ru, hal­kın mü­ca­de­le­si­ni dev­rim­ci­leş­ti­re­cek, ör­güt­le­ye­cek doğ­rul­tu­da ce­vap­lar alır­sa, 1 Ma­yıs 1980’den 1981 Ma­yıs’ına, ide­olo­jik, si­ya­si, ör­güt­sel açı­lar­dan da­ha da güç­len­miş ve de­rin­leş­miş ola­rak, kit­le­ler­le dev­rim­ci bağ­la­rı­mız da­ha güç­len­miş ve de­rin­leş­miş ola­rak gi­re­ce­ğiz; yok, nes­nel sü­re­cin çok yön­lü ih­ti­yaç­la­rı­na ge­re­ken ce­vap ve mü­da­ha­le­le­ri, de­ği­şik mü­ca­de­le yön­tem­le­riy­le gös­te­re­mez­sek, adı var ken­di yok ol­mak­tan öte­ye gi­de­me­yiz. Biz, her so­ru­nu da­ha ba­şın­da çöz­mek, dev­ri­min ge­rek­li­lik­le­ri­ne doğ­ru ce­vap­lar bul­mak, dev­ri­min so­run­la­rı­nı hal­let­mek için ör­güt­le­ni­yo­ruz. Ma­sa ba­şın­da dev­ri­min so­run­la­rı­nı çö­ze­me­yiz, ol­sa ol­sa ka­ba hat­la­rı­nı çi­ze­bi­li­riz. Bi­zim şim­di­lik ya­pa­bil­di­ği­miz bu­dur. Eğer mü­ca­de­le sü­re­ci içe­ri­sin­de, pra­tik ça­lış­ma­la­rı­mız­la, dev­ri­min ge­liş­ti­ri­ci­si ola­mı­yor­sak, bu, dev­ri­min en­ge­li ha­li­ne gel­di­ği­miz bi­çi­min­de yo­rum­lan­ma­lı­dır. Böy­le bir du­rum­da en dü­rüst ta­vır, ken­di­mi­zi da­ğıt­mak ol­ma­lı­dır; bu ne­den­le­dir ki, Mark­sizm-Le­ni­nizm­den en kü­çük sap­ma­nın bi­le, ge­liş­me­nin bel­li bir nok­ta­sın­da bi­zi kar­şı dev­rim saf­la­rı­na gö­tü­re­ce­ği unu­tul­ma­ma­lı­dır.

1 Ma­yıs 1886, Ame­ri­kan iş­çi sı­nı­fı­nın, se­kiz sa­at­lik iş­gü­nü için baş­lat­tı­ğı, bü­tün dün­ya iş­çi­le­ri­ne ör­nek bir grev ve di­re­ni­şin ta­ri­hi­dir. Ame­ri­kan bur­ju­va­zi­si­nin az­gın sö­mü­rü­sü­ne, bas­kı­sı­na, bur­ju­va sı­nır­la­ma­la­rı­na kar­şı, Ame­ri­kan iş­çi­le­ri­nin bir baş­kal­dı­rı­sı olan 1 Ma­yıs 1889’da, İkin­ci En­ter­nas­yo­nal’in 1. Kong­re­si’nde, bü­tün dün­ya iş­çi­le­ri­nin bir­lik, da­ya­nış­ma ve mü­ca­de­le gü­nü ola­rak ka­bul edil­di.

1 Ma­yıs’ı, dev­rim­ci içe­ri­ğe uy­gun bir bi­çim­de ha­ya­ta ge­çir­mek, şu so­ru­la­ra, te­orik ve pra­tik alan­lar­da doğ­ru ce­vap­lar bul­mak­la müm­kün ola­cak­tır:

1. Kim­le­re kar­şı, kim­ler­le, na­sıl ve ne için bir bir­lik?
2. Kim­le­re kar­şı, kim­ler­le, na­sıl ve ne için bir da­ya­nış­ma?
3. Kim­le­re kar­şı, kim­ler­le, na­sıl ve ne için bir mü­ca­de­le? 

Dev­ri­min anah­ta­rı, bu so­ru­la­ra ve­ri­le­cek doğ­ru ce­vap­la­ra bağ­lı­dır. Bi­zim ge­le­ce­ği­mi­zi ta­yin ede­cek olan da bu so­ru­la­rın ce­vap­la­rın­da yat­mak­ta­dır.

Do­ğal­dır ki, bu so­ru­lar, ce­vap­la­rı­nı için­de ya­şa­dı­ğı­mız nes­nel sü­re­cin dev­rim­ci gö­rev­le­ri­ne sı­kı sı­kı­ya bağ­lı ola­rak bu­la­cak­tır; ya­ni dev­ri­min ya­kın ve uzak he­def­le­riy­le bağ­lan­tı­lı ola­rak. Bu­gün, top­lum­sal-de­mok­ra­tik halk dev­ri­mi he­def­le­rin­den sap­ma­dan, bir­le­şik ulu­sal ve sos­ya­list gö­rev­le bağ­la­rı­nı ko­par­ma­dan, de­mok­ra­si mü­ca­de­le­si­nin ön plan­da ol­du­ğu­nu söy­lü­yo­ruz. Fa­şist dik­ta­tör­lü­ğün gas­pet­ti­ği si­ya­si öz­gür­lük­le­rin ka­za­nıl­ma­sı ve sı­nır­la­rı­nın ala­bil­di­ği­ne ge­niş­le­til­me­si, en ge­niş an­lam­da halk için de­mok­ra­tik or­ta­mın ku­rul­ma­sı, önü­müz­de du­ran en ya­kın mü­ca­de­le he­de­fi­dir. Pro­le­tar­ya, ge­niş emek­çi kit­le­le­re se­si­ni du­yu­ra­bil­mek ve dev­ri­mi­mi­zin öz­nel ko­şul­la­rı­nı ya­ra­ta­bil­mek için si­ya­si öz­gür­lük­le­re muh­taç­tır. Şu gün si­ya­si öz­gür­lük­le­rin önün­de du­ran bi­rin­ci en­gel, fa­şist dik­ta­tör­lük­tür. Bi­li­yo­ruz ki, fa­şist dik­ta­tör­lü­ğün yı­kıl­ma­sı, emek­çi kit­le­le­rin kur­tu­lu­şu ol­ma­ya­cak­tır. Ama kur­tu­lu­şun yo­lu­nu aça­cak or­ta­mı ha­zır­la­ya­cak­tır. Bu ne­den­le­dir ki, için­de bu­lun­du­ğu­muz ko­şul­lar­da, mü­ca­de­le­mi­zin odak nok­ta­sı fa­şist dik­ta­tör­lük­tür.


Biz, 1 Ma­yıs’ın kut­lan­ma­sı­nı, sa­de­ce bir gü­ne sı­kış­tı­rıl­mış bir ey­lem so­ru­nu ola­rak de­ğil, dev­rim mü­ca­de­le­mi­ze dam­ga­sı­nı vu­ran bir an­la­yış so­ru­nu ola­rak ele al­mak­ta­yız. 1 Ma­yıs’ta tu­tu­mu­mu­zu, ge­nel ola­rak ül­ke­nin, özel ola­rak da­ bi­zim için­de bu­lun­du­ğu­muz öz­nel ve nes­nel ko­şul­lar be­lir­le­ye­cek­tir. Önü­mü­ze ko­ya­ca­ğı­mız he­def­ler gü­cü­müz­le oran­tı­lı ol­ma­lı­dır. Her tür­den ma­ce­ra­cı ey­lem­den uzak olun­ma­lı­dır. Ace­le­ci­li­ğe dü­şül­me­me­li­dir. Grup­çu re­ka­bet­le­re, tep­ki­ye ka­pı­lıp grup­çu­lu­ğa dü­şül­me­me­li­dir. Aji­tas­yon ve pro­pa­gan­da­da ser­best­lik, ey­lem­de bir­lik il­ke­si, ola­nak­lar öl­çü­sün­de ha­ya­ta ge­çi­ril­me­li­dir.
1 Ma­yıs, bi­zim için, dev­rim­ci so­rum­lu­luk­la­rı­mız te­me­lin­de, ön­ce­lik­le ken­di­miz­le bir he­sap­laş­ma gü­nü ol­ma­lı­dır. Dev­rim düş­man­la­rı­na ve dev­rim za­rar­lı­la­rı­na kar­şı an­cak bu yön­tem­le mü­ca­de­le ede­bi­li­riz. Bu he­sap­laş­ma­dan çı­kar­ta­ca­ğı­mız ders­le­ri özet­le­me­li ve gün­lük iliş­ki­le­ri­miz­de gö­zö­nün­de tut­ma­lı­yız. Ken­di­siy­le he­sap­la­şa­ma­yan dev­rim, kar­şı dev­rim­le he­sap­la­şa­maz. Top­lum­sal dev­ri­mi za­fe­re ulaş­tır­ma sü­re­ci­miz, fa­şizm­le, sos­yal fa­şizm­le, re­vi­zo­niz­min, opor­tü­niz­min her tü­rüy­le, dog­ma­tizm­le, sek­te­rizm­le, şo­ve­nizm­le, dar ulu­sal­cı­lık­la, her tür­den bur­ju­va ve küçük burjuva akım­lar ve on­la­rın ulus­la­ra­ra­sı des­tek­çi­le­riy­le he­sap­laş­ma sü­re­ci­miz ola­cak­tır…

1 Ma­yıs’ın dev­rim­ci içe­ri­ği­ne sa­hip çı­ka­lım.
Ken­di­miz­le he­sap­laş­ma te­me­lin­de düş­man­lar­la he­sap­la­şa­lım.
Ya­şa­sın 1 Ma­yıs!
Kah­rol­sun Fa­şist Dik­tatör­lük!

Yılmaz Güney

1 Mayıs- V. I. Lenin
Yoldaş işçiler! 1 Mayıs geliyor, bütün ülkelerin işçilerinin sınıf-bilinçli bir hayata uyanışlarını, insanın insan üzerindeki her türlü zulüm ve baskısına karşı mücadelelerindeki dayanışmalarını, emekçi milyonların açlık, yoksulluk ve aşağılanmadan kurtulmak için yürüttükleri mücadelelerini kutladıkları gün. Bu büyük mücadelede iki dünya karşı karşıya duruyor: sermayenin dünyasına karşı emeğin dünyası; sömürünün ve köleliğin dünyasına karşı kardeşliğin ve özgürlüğün dünyasıBir yanda bir avuç kan emici zengin… Fabrikalara, iş aletlerine ve makinalarına el koydular; milyonlarca dönüm araziyi ve yığınla parayı kendi özel mülkiyetleri haline getirdiler. Hükümeti ve orduyu kendilerine uşak yaptı, biriktirdikleri servetin sadık bekçi köpeği haline getirdiler.Diğer yanda, maldan mülkten yoksun milyonlar… İşe kabul edilmek için kalantorlara yalvarmaya zorlanıyorlar. Emekleriyle bütün zenginliği yaratırlar; ama bütün hayatları boyunca bir dilim ekmek için mücadele etmek, çalışmak için sadaka ister gibi dilenmek, bellerini büken işlerde sağlıklarını ve dirençlerini tüketmek zorundadırlar ve köylerdeki harap evlerinde ya da büyük şehirlerdeki bodrum katlarda ya da çatı katlarında açlıktan ölürler.Ama şimdi maldan mülkten yoksun bu emekçiler kalantorlara ve sömürücülere karşı savaş ilan ettiler. Bütün ülkelerin işçileri emeği ücretli kölelikten, yoksulluktan ve yoksunluktan kurtarmak için savaşıyorlar. Ortak emekle yaratılan zenginliklerden bir avuç zenginin değil bütün çalışanların faydalandığı bir toplumsal sistem için savaşıyorlar. Toprağı, fabrikaları, atölyeleri ve makineleri bütün emekçilerin ortak mülkiyeti haline getirmek istiyorlar. Toplumun zenginler ve yoksullar diye ikiye ayrılmasına son vermek istiyorlar. Emeğin meyvelerinin yine emekçilerin olmasını ve çalışma yoluyla sağlanan bütün gelişmelerin, insanlığın bütün kazanımlarının çalışan insanları baskı altında tutmanın bir aracı olarak değil, onların yararına kullanılmasını istiyorlar.Emeğin sermayeye karşı büyük mücadelesi bütün ülkelerin işçileri için büyük fedakarlıklara mal oldu. Daha iyi bir yaşam ve gerçek özgürlük hakları için nehirler dolusu kan döktüler. İşçilerin davası için savaşanlar hükümetlerin tarifsiz zulümlerine maruz kaldılar. Fakat bütün bu zulme rağmen dünya işçilerinin dayanışması büyüyor ve güç kazanıyor. İşçiler sosyalist partilerde giderek daha sıkı bir şekilde birleşiyorlar; bu partilerin destekçileri milyonları buluyor ve kapitalist sömürücü sınıf karşısında nihai zafere doğru sürekli, adım adım ilerliyor.Rus proletaryası da yeni bir hayata gözlerini açtı. O da bu büyük mücadeleye katıldı. İşçilerimizin köle gibi boyun eğmeye zorlandığı, eli kolu bağlı durumundan hiçbir kurtuluş, acı hayatında iğne ucu kadar ışık görmediği günler geçti. Sosyalizm ona kurtuluş yolunu gösterdi ve yüz binlerce savaşçı bir kılavuz olarak gördükleri kızıl bayrak altında toplandı. Grevler işçilere birlikten gelen güçlerini gösterdi, mücadeleyi öğretti, örgütlü emeğin sermaye için ne kadar dehşet verici olabileceğini gösterdi. İşçiler, kapitalistlerin ve hükümetin ancak işçilerin emeği sayesinde yaşayıp semirebildiğini gördüler. İşçiler birleşik mücadelenin ruhuyla, özgürlüğe ve sosyalizme duydukları özlemle ateşlendiler. İşçiler Çarlık otokrasisisin ne kadar karanlık ve şeytani bir güç olduğunun farkına vardılar. İşçilerin, mücadeleleri için özgürlüğe ihtiyaçları var ama Çarlık hükümeti onların elini ayağını bağlıyor. İşçilerin meclisin özgürlüğüne, örgütlenme özgürlüğüne, gazete ve kitapların özgür bırakılmasına ihtiyacı var. Ama Çarlık hükümeti örgürlük yolundaki her çabayı kamçıyla, hapisle, süngüyle bastırıyor. “Kahrolsun otokrasi!” çığlığı Rusya’yı boydan boya dolaşıyor, büyük işçi mitinglerinde, sokaklarda giderek daha sık yankılanıyor. Geçen yaz Güney Rusya’da on binlerce işçi, polis zulmünden kurtuluş ve daha iyi bir yaşam yolunda mücadele etmek için ayağa kalktı. Burjuvazi ve hükümet, büyük kentlerin bütün sanayi hayatını bir vuruşta felç eden işçilerin dehşetengiz ordusu karşısında titredi. İşçilerin davası için mücadele eden düzinelerce savaşçı, Çarlığın iç düşmanın üzerine yolladığı birliklerin kurşunları altında düştü.Fakat yalnızca bu iç düşmanın emeğiyle yaşayan egemen sınıfların ve hükümetin, onu yenilgiye uğratabilecek bir gücü yok. Dünya üzerinde hiçbir kuvvet, gittikçe daha fazla sınıf bilinciyle kuşanarak, daha sıkı birleşerek ve örgütlenerek büyüyen milyonlarca işçiyi alt edemez. İşçilerin göğüslediği her yenilgi saflara yeni savaşçılar taşıyor, daha geniş kitleleri yeni hayata uyandırıyor ve onları yeni mücadelelere hazırlıyor.Şu anda Rusya’da öyle şeyler yaşanıyor ki işçi kitlelerinin bu uyanışı daha da hızlı ve yaygın olmalı ve biz proletarya saflarını birleştirmek ve onu daha kararlı mücadelelere hazırlamak için alabildiğine çabalamalıyız. Savaş proletaryanın en geri kesimlerinin bile politik konular ve sorunlarla ilgilenmesini sağlıyor. Savaş, otokratik düzenin düpedüz çürmüşlüğünü, polisin ve Rusya’yı yöneten saray çetesinin haydutluğunu her zamankinden açık ve net bir biçimde gösteriyor. Halkımız kendi ülkesinde açlık ve yokluktan ölüyor; ama üzerinde başka ulusların yaşadığı binlerce mil uzaktaki yabancı topraklar uğruna yürütülen yıkıcı ve anlamsız bir savaşa sürülmüş durumdalar. Halkımız politik tutsaklık altında zulüm görüyor; oysa diğer halkları köleleştirmek için yürütülen bir savaşa sürülmüş durumdalar. Halkımız ülkedeki politik düzenin değişmesini talep ediyor; ama dikkatini dünyanın öteki ucunda patlayan silahların ateşine vermesi isteniyor. Ama Çarlık hükümeti, ulusun zenginliklerini ve Pasifik kıyılarında ölüme gönderilen genç insanların hayatını çarçur ettiği bu oyunda haddini aştı. Her savaş halkın üzerinde etki yapar ve kültürlü ve özgür Japonya’ya karşı yürütülen savaş Rusya üzerinde korkunç bir etki bıraktı. Bu etki, polis despotizmi yapısının uyanan proletaryanın darbeleriyle sarsıldığı bir zamanda geldi. Savaş hükümetin bütün zayıf noktalarını gösteriyor. Savaş bütün maskeleri indiriyor. Savaş bütün çürümüşlüğü gözler önüne seriyor. Savaş Çarlık otokrasisinin mantıksızlığını tüm insanlar için açık seçik hale getiriyor ve eski Rusya’nın, insanların oy hakkından mahrum edildiği, yok sayıldığı, sindirildiği Rusya’nın, polis hükümetine hala serflik bağlarıyla bağlı Rusya’nın can çekişmesini herkese gösteriyor.Eski Rusya ölüyor. Onun yerini alacak yeni bir Rusya geliyor. Çarlık otokrasisini koruyan karanlık güçlerin sonu geliyor. Ancak yalnızca sınıf bilinçli ve örgütlü proletarya onlara öldürücü darbeyi indirebilir. Yalnızca sınıf bilinçli ve örgütlü proletarya, halkın sahte değil, gerçek özgürlüğünü kazanabilir. Yalnızca sınıf bilinçli ve örgütlü proletarya, halkı haklarını gaspetmek ve burjuvazinin elinde bir araçtan ibaret kılmak için aldatmaya yönelik olarak atılan adımları engelleyebilir.Yoldaş işçiler! Öyleyse vakti gelen son kavga için iki kat enerjiyle hazırlanalım! Sosyal-Demokrat proleteryanın saflarını daha da sıklaştıralım! Proletaryanın sözü daha uzak meydanlarda yankılansın! İşçilerin talepleri için mücadele her zamankinden daha büyük bir cesaretle sürdürülsün. 1 Mayıs kutlaması davamıza binlerce yeni savaşçı kazansın ve bütün insanların kurtuluşuiçin, sermayenin boyunduruğu altında çalışan bütün herkesin özgürlüğü için yürütülen büyük mücadeledeki güçlerimizi daha da büyütsün!Yaşasın sekiz saatlik işgünü!Yaşasın uluslararası devrimci Sosyal-Demokrasi!Kahrolsun haydut ve soyguncu Çarlık otokrasisi!Nisan 1904

1 Mayıs- V. I. Lenin

Yoldaş işçiler! 1 Mayıs geliyor, bütün ülkelerin işçilerinin sınıf-bilinçli bir hayata uyanışlarını, insanın insan üzerindeki her türlü zulüm ve baskısına karşı mücadelelerindeki dayanışmalarını, emekçi milyonların açlık, yoksulluk ve aşağılanmadan kurtulmak için yürüttükleri mücadelelerini kutladıkları gün. Bu büyük mücadelede iki dünya karşı karşıya duruyor: sermayenin dünyasına karşı emeğin dünyası; sömürünün ve köleliğin dünyasına karşı kardeşliğin ve özgürlüğün dünyası

Bir yanda bir avuç kan emici zengin… Fabrikalara, iş aletlerine ve makinalarına el koydular; milyonlarca dönüm araziyi ve yığınla parayı kendi özel mülkiyetleri haline getirdiler. Hükümeti ve orduyu kendilerine uşak yaptı, biriktirdikleri servetin sadık bekçi köpeği haline getirdiler.

Diğer yanda, maldan mülkten yoksun milyonlar… İşe kabul edilmek için kalantorlara yalvarmaya zorlanıyorlar. Emekleriyle bütün zenginliği yaratırlar; ama bütün hayatları boyunca bir dilim ekmek için mücadele etmek, çalışmak için sadaka ister gibi dilenmek, bellerini büken işlerde sağlıklarını ve dirençlerini tüketmek zorundadırlar ve köylerdeki harap evlerinde ya da büyük şehirlerdeki bodrum katlarda ya da çatı katlarında açlıktan ölürler.

Ama şimdi maldan mülkten yoksun bu emekçiler kalantorlara ve sömürücülere karşı savaş ilan ettiler. Bütün ülkelerin işçileri emeği ücretli kölelikten, yoksulluktan ve yoksunluktan kurtarmak için savaşıyorlar. Ortak emekle yaratılan zenginliklerden bir avuç zenginin değil bütün çalışanların faydalandığı bir toplumsal sistem için savaşıyorlar. Toprağı, fabrikaları, atölyeleri ve makineleri bütün emekçilerin ortak mülkiyeti haline getirmek istiyorlar. Toplumun zenginler ve yoksullar diye ikiye ayrılmasına son vermek istiyorlar. Emeğin meyvelerinin yine emekçilerin olmasını ve çalışma yoluyla sağlanan bütün gelişmelerin, insanlığın bütün kazanımlarının çalışan insanları baskı altında tutmanın bir aracı olarak değil, onların yararına kullanılmasını istiyorlar.

Emeğin sermayeye karşı büyük mücadelesi bütün ülkelerin işçileri için büyük fedakarlıklara mal oldu. Daha iyi bir yaşam ve gerçek özgürlük hakları için nehirler dolusu kan döktüler. İşçilerin davası için savaşanlar hükümetlerin tarifsiz zulümlerine maruz kaldılar. Fakat bütün bu zulme rağmen dünya işçilerinin dayanışması büyüyor ve güç kazanıyor. İşçiler sosyalist partilerde giderek daha sıkı bir şekilde birleşiyorlar; bu partilerin destekçileri milyonları buluyor ve kapitalist sömürücü sınıf karşısında nihai zafere doğru sürekli, adım adım ilerliyor.

Rus proletaryası da yeni bir hayata gözlerini açtı. O da bu büyük mücadeleye katıldı. İşçilerimizin köle gibi boyun eğmeye zorlandığı, eli kolu bağlı durumundan hiçbir kurtuluş, acı hayatında iğne ucu kadar ışık görmediği günler geçti. Sosyalizm ona kurtuluş yolunu gösterdi ve yüz binlerce savaşçı bir kılavuz olarak gördükleri kızıl bayrak altında toplandı. Grevler işçilere birlikten gelen güçlerini gösterdi, mücadeleyi öğretti, örgütlü emeğin sermaye için ne kadar dehşet verici olabileceğini gösterdi. İşçiler, kapitalistlerin ve hükümetin ancak işçilerin emeği sayesinde yaşayıp semirebildiğini gördüler. İşçiler birleşik mücadelenin ruhuyla, özgürlüğe ve sosyalizme duydukları özlemle ateşlendiler. İşçiler Çarlık otokrasisisin ne kadar karanlık ve şeytani bir güç olduğunun farkına vardılar. İşçilerin, mücadeleleri için özgürlüğe ihtiyaçları var ama Çarlık hükümeti onların elini ayağını bağlıyor. İşçilerin meclisin özgürlüğüne, örgütlenme özgürlüğüne, gazete ve kitapların özgür bırakılmasına ihtiyacı var. Ama Çarlık hükümeti örgürlük yolundaki her çabayı kamçıyla, hapisle, süngüyle bastırıyor. “Kahrolsun otokrasi!” çığlığı Rusya’yı boydan boya dolaşıyor, büyük işçi mitinglerinde, sokaklarda giderek daha sık yankılanıyor. Geçen yaz Güney Rusya’da on binlerce işçi, polis zulmünden kurtuluş ve daha iyi bir yaşam yolunda mücadele etmek için ayağa kalktı. Burjuvazi ve hükümet, büyük kentlerin bütün sanayi hayatını bir vuruşta felç eden işçilerin dehşetengiz ordusu karşısında titredi. İşçilerin davası için mücadele eden düzinelerce savaşçı, Çarlığın iç düşmanın üzerine yolladığı birliklerin kurşunları altında düştü.

Fakat yalnızca bu iç düşmanın emeğiyle yaşayan egemen sınıfların ve hükümetin, onu yenilgiye uğratabilecek bir gücü yok. Dünya üzerinde hiçbir kuvvet, gittikçe daha fazla sınıf bilinciyle kuşanarak, daha sıkı birleşerek ve örgütlenerek büyüyen milyonlarca işçiyi alt edemez. İşçilerin göğüslediği her yenilgi saflara yeni savaşçılar taşıyor, daha geniş kitleleri yeni hayata uyandırıyor ve onları yeni mücadelelere hazırlıyor.

Şu anda Rusya’da öyle şeyler yaşanıyor ki işçi kitlelerinin bu uyanışı daha da hızlı ve yaygın olmalı ve biz proletarya saflarını birleştirmek ve onu daha kararlı mücadelelere hazırlamak için alabildiğine çabalamalıyız. Savaş proletaryanın en geri kesimlerinin bile politik konular ve sorunlarla ilgilenmesini sağlıyor. Savaş, otokratik düzenin düpedüz çürmüşlüğünü, polisin ve Rusya’yı yöneten saray çetesinin haydutluğunu her zamankinden açık ve net bir biçimde gösteriyor. Halkımız kendi ülkesinde açlık ve yokluktan ölüyor; ama üzerinde başka ulusların yaşadığı binlerce mil uzaktaki yabancı topraklar uğruna yürütülen yıkıcı ve anlamsız bir savaşa sürülmüş durumdalar. Halkımız politik tutsaklık altında zulüm görüyor; oysa diğer halkları köleleştirmek için yürütülen bir savaşa sürülmüş durumdalar. Halkımız ülkedeki politik düzenin değişmesini talep ediyor; ama dikkatini dünyanın öteki ucunda patlayan silahların ateşine vermesi isteniyor. Ama Çarlık hükümeti, ulusun zenginliklerini ve Pasifik kıyılarında ölüme gönderilen genç insanların hayatını çarçur ettiği bu oyunda haddini aştı. Her savaş halkın üzerinde etki yapar ve kültürlü ve özgür Japonya’ya karşı yürütülen savaş Rusya üzerinde korkunç bir etki bıraktı. Bu etki, polis despotizmi yapısının uyanan proletaryanın darbeleriyle sarsıldığı bir zamanda geldi. Savaş hükümetin bütün zayıf noktalarını gösteriyor. Savaş bütün maskeleri indiriyor. Savaş bütün çürümüşlüğü gözler önüne seriyor. Savaş Çarlık otokrasisinin mantıksızlığını tüm insanlar için açık seçik hale getiriyor ve eski Rusya’nın, insanların oy hakkından mahrum edildiği, yok sayıldığı, sindirildiği Rusya’nın, polis hükümetine hala serflik bağlarıyla bağlı Rusya’nın can çekişmesini herkese gösteriyor.
Eski Rusya ölüyor. Onun yerini alacak yeni bir Rusya geliyor. Çarlık otokrasisini koruyan karanlık güçlerin sonu geliyor. Ancak yalnızca sınıf bilinçli ve örgütlü proletarya onlara öldürücü darbeyi indirebilir. Yalnızca sınıf bilinçli ve örgütlü proletarya, halkın sahte değil, gerçek özgürlüğünü kazanabilir. Yalnızca sınıf bilinçli ve örgütlü proletarya, halkı haklarını gaspetmek ve burjuvazinin elinde bir araçtan ibaret kılmak için aldatmaya yönelik olarak atılan adımları engelleyebilir.

Yoldaş işçiler! Öyleyse vakti gelen son kavga için iki kat enerjiyle hazırlanalım! Sosyal-Demokrat proleteryanın saflarını daha da sıklaştıralım! Proletaryanın sözü daha uzak meydanlarda yankılansın! İşçilerin talepleri için mücadele her zamankinden daha büyük bir cesaretle sürdürülsün. 1 Mayıs kutlaması davamıza binlerce yeni savaşçı kazansın ve bütün insanların kurtuluşu
için, sermayenin boyunduruğu altında çalışan bütün herkesin özgürlüğü için yürütülen büyük mücadeledeki güçlerimizi daha da büyütsün!

Yaşasın sekiz saatlik işgünü!
Yaşasın uluslararası devrimci Sosyal-Demokrasi!
Kahrolsun haydut ve soyguncu Çarlık otokrasisi!

Nisan 1904

Fidel Castro - Gabriel Garcia Marquez

Fidel Castro - Gabriel Garcia Marquez

Cihan Alptekin’le Sansaryan Han’da 43 GünCihan, Maltepe’de “devrimcinin asli görevi firar etmektir” dedi ve dört ay sonra firar etti. Böylece “faşizmin zindanlarına şerefiyle girip, şerefiyle çıkarak ihtilalci namusuna” halel getirmedi.Yolun düşerse kıyıya bir gün Ve maviliklerini enginin seyre dalarsan Dalgalara göğüs germiş olanları hatırla Selamla, yüreğin sevgi dolu Çünkü onlar fırtınayla çarpıştılar Eşit olmayan bir savaşta Ve dipsizliğinde enginin yitip gitmeden önce, Sana liman gösterdiler uzakta.Pierre Jeanne de Beranger (1780 - 1857)31 Mayıs 1971 Türkiye devrimci hareketinin tarihinde karanlık bir gün. O gün, Nurhak’ta Sinan Cemgil, Kadir Manga ve Alpaslan Özdoğan’ın vuruldukları, İstanbul Maltepe’de Hüseyin Cevahir’in öldürülüp Mahir Çayan’ın yaralı olarak yakalandığı, Tekirdağ’da ise Cihan Alptekin’in bir sürek avı sonunda yakalandığı tarih.Hepsi aynı gün içinde oluyor. Tekirdağ’da tüm şehrin ve koca bir jandarma alayının saatlerce sürdürdüğü bir sürek avı sonunda yakalandığımızda bekçisinden askerine, trafik polisinden jandarmasına şehirdeki tüm kolluk kuvvetlerinin elinde linç edilmekten kıl payı kurtulmuştuk.Vahşi hayvan avcıları misali etrafımızda fotoğraf çektirenler arasındaki bir generalin müstehzi bir edayla, “Halk için savaştığınızı söylüyorsunuz; dışarıda sizi yuhalayan şu halka bakın” demesi üzerine, kanlar içinde yerde yatan Cihan’ın, “Şu sabahtan beri yayın yapan belediye hoparlörlerini yarım saatliğine bize verin de görün o zaman o halkın kimi yuhalayacağını” demesiyle birlikte küplere binen paşanın, elindeki general asası ile üzerimize yürüyüp vurmaya başlamasını hiç unutmuyorum.O geceki linçten sonra, sabaha karşı İstanbul Sirkeci’deki Sansaryan Hanı’na götürülüyoruz. Burası adını Ermeni bir tüccardan alan, kasvetli bir ondokuzuncu yüzyıl işhanı. Cumhuriyet döneminde Emniyet Müdürlüğü olarak kullanılmaya başlanmış.Bugüne kadar yapılan bütün siyasi tevkifatların yolu buradan geçmiş. Kimler geçmemiş ki Sansaryan Hanının hücrelerinden? Nazım Hikmet’ten Ruhi Su’ya, Şefik Hüsnü’den Mihri Belli’ye, binlerce sosyalist Sansaryan Hanı’nın işkencehanelerinden geçmişler.Bizleri doğruca çatı katındaki “Telefonlu Hücre”lere götürdüler. Burası namını, hücrelerin arasındaki holde bulunan, ve artık çalışmayan antika bir telefondan almış. Ancak bu hücreler daha önce tutuklanmış devrimcilerle doldurulmuş olduğundan hiç yer kalmamıştı burada.Bunun üzerine bizi hücrelerin hemen yakınındaki tabutluklardan birine koydular. Hani şu ‘51 tevkifatının meşhur tabutluklarından birine. Burası ismiyle münasip tam bir tabut. Yaklaşık olarak eni 80, boyu 150, yüksekliği ise 150 cm. Bir kişinin bile içinde ne yatması ne de ayakta durabilmesi mümkün değil.İşte bu tabuta Cihan’la ikimiz üstelik de bileklerimizden birbirimize kelepçeli olarak tıkıldık. Bu durumda yatmak veya ayakta durmak bir yana, ayaklarımızı uzatarak oturmamız bile mümkün değil. Üstelik içerisi havasız mı havasız. Öyle ki boğulup kalacağız neredeyse.Nöbetçi polislere kapıyı açmaları için bağırıyoruz ama umurlarında bile değil. Biz de bunun üzerine elimizdeki kelepçeyi kontraplaktan yapılmış kapıya vurmaya başlıyoruz. Bir müddet sonra ince kontraplak üzerinde bir delik açılıyor.Polisler ne yapacaklarını şaşırıyorlar. Kendileri yalnızca bizim gardiyanımız bu yüzden inisiyatif kullanamıyorlar. Ve Sansaryan’daki ilk gecemizi böyle geçiriyoruz.Ertesi gün tabutluğumuzu biraz daha inceleme fırsatı buluyoruz. Yıllardır boyanmamış kirli duvarlar yılların aynası sanki. Kim bilsin kimlerin acılarına, işkencelerine tanık olmuşlar. Her yanda tırnakla, kalemle, kanla artık ele ne geçtiyse onunla çiziktirilmiş yazılar var.Sırtımızı duvara yaslayıp başımızı yukarı kaldırdığımızda tavana kurşunkalemle yazılmış, solmuş, belli belirsiz bir yazı görüyoruz:"Şerefinle girdin, şerefinle çık…İhtilalci namusuna halel getirme…”Bu yazıyı kim bilir hangi devrimci, hangi ihtilalci yazmış buraya. ‘46 ve ‘51 tevkifatlarında buraların dolup taştığını okumuştuk. Onlardan kalan bir anı olmalıydı bu, tabutluğa atılanları ilk karşılayan. Belli ki bugüne kadar hiçbir polis görmemişti bunu.Tavanla duvarın birleştiği köşeye sıkışmış bu yazıyı, tabutluğun solgun ışığında görebilmek pek de kolay değildi aslında. Okunduğunda sağlam bir yumruk gibi insanı silkeleyen bir etkisi vardı bu iki satır yazının. Ve o günden sonra Sansaryan Hanında geçireceğimiz 43 günün bir özetiydi sanki.Tabutluğumuzun kapısı gürültüyle açıldığında karşımızda tepeden tırnağa silahlı, çelik yelek kuşanmş bir özel kuvvet polis timiyle birlikte Siyasi Şube müdürü Ilgız Aykutlu’yu gördük.Bu benim Aykutlu’yu ilk görüşümdü, oysa Cihan daha önceki anti-emperyalist kitle hareketlerinden alındığı gözaltılardan çok iyi tanıyordu bu inanmış faşist polis şefini.Özel timdeki polislerden biri üzerimize eğilerek elini yüzümüze sürdü. İlk önce ne yapmaya çalıştığını anlayamamıştık. Ancak sırıtkan bir ifadeyle konuşmaya başlayınca işin gerçeğini anladık :"Bakın" diyordu polis şefi, "iyi bakın; bu elimdeki kan arkadaşınızın kanı, Mahir’in kanı"O zaman adamın eline dikkatlice baktığımızda, elinin dirseğine kadar kana bulanmış olduğunu fark ettik.Hüseyin Cevahir’in öldürülmesi ve Mahir Çayan’ın yaralı olarak yakalanmasının üzerinden neredeyse bir gün geçmiş ama bu adam, elinin kanını yıkamak şöyle dursun, onu bir hatıra gibi saklıyordu.Bu bize nasıl bir yerde olduğumuzu, karşımızdakilerin nasıl hastalıklı birer beyne sahip olduklarını gösteriyordu. Daha sonra öğrendik ki, o ilk gün polisler hala, Maltepe’de öldürdükleri kişinin Mahir Çayan olduğunu zannediyorlarmış.Çoktan kurumuş olan kanlı elini öyle bir gururla taşıyordu ki, onu herkese övünerek gösteriyordu bu hastalıklı beynin sahibi. Ilgız Aykutlu da bu gösteriyi kendince çok “yaratıcı” bulmuş olmalı ki, adamı ve ekibini aldığı gibi bizim tabutluğa getirmişti.Amacı “eski dostu” Cihan’a güç gösterisi yapmak ve morallerimizi sıfırlamaktı aklınca.Aykutlu, “Görüyorsunuz işte, artık hepiniz yenildiniz; sizin gibi anarşistlerin sonu budur işte” gibilerinden bir söz etti.O zamana kadar sessiz duran Cihan, başını kaldırarak ve gözlerini Aykutlu’nun gözlerinin içine dikerek şu sözleri söyledi:"Evet bu kez yenildik, ama temelli değil! Demir ökçeniz şimdi eziyor bizi. Fakat davamız daha da güçlenmiş olarak yeniden ayağa kalkacaktır."Böyle bir karşılığı hiç beklemeyen Aykutlu önce şaşırmış sonra da hırsla tekme tokat girişmişti bize, “Bu gece sorguda görüşürüz seninle, bakalım o zaman da bu kadar kahraman olabilecek misin orada” diye tehditler savurarak.Yeniden yalnız kaldığımızda Cihan’a sormuştum, nereden aklına geldi böyle bir cevap vermek diye. O da her zamanki muzip gülümsemesiyle bunu, Jack London’un Demir Ökçe kitabından hatırladığını ve okuduğu bu cümlenin kendisinde iz bıraktığını söylemişti.Telefonlu hücrelerde THKP-C davasından Necmi Demir, karısı İlkay Demir, İrfan Uçar, Kamil Dede ve Ziya Yılmaz ve Necati Sağır kalıyorlardı o sırada.Birkaç gün tabutlukta kaldıktan sonra, bizi de telefonlu hücrelere transfer ettiler. Hücremiz 150 x 250 cm ebatlarında bomboş bir oda. İçeride hiçbir şey yok.Gene Cihan’la aynı hücredeyiz. Ama en azından burada yatabiliyoruz, beton zeminin üzerine gazete kağıdı sererek.Tabutlukta olduğu gibi burada da bir sürü şeyler karalanmış duvarlara. Çatı katında olduğumuz için yağmur yağdığında sesini duyabiliyorduk. Bu da bize, dışarıda hayatın sürmekte olduğunu hatırlatıyor ve direnme gücü veriyordu.Bu nedenle olsa gerek, duvardaki karalamalardan birini hala anımsıyorum hayal meyal. Hafızam beni yanıltmıyorsa şöyle birşeydi :Şimdi dışarıda yağmur yağıyorSaydam ve temiz…Ne olur uzatsak da ıslansa ellerimiz………….Bir kapanın içindeyiz Sansaryan Hanındaİstanbul’da 1945 baharındaHücrelerde hepimizin durumu perişandı. Falaka ve elektrikten hiçbirimizde takat kalmamıştı. Özellikle Cihan’ın, Necmi’nin, Ziya’nın ve İrfan’ın durumu yürek parçalıyordu. Ayakları tamamen parçalanmış, etleri sarkıyordu. Kangren olma tehlikesiyle karşı karşıyaydılar.Akşamları mesai bitiminden sonra ortalık önce biraz sakinleşiyordu. Daha sonra birden hareketleniyordu. İşkenceye götürülecekler gece yarısından sonra alınıyorlardı hücrelerinden. İşkence tezgahlarından yükselen çığlıkların Emniyet Müdürlüğüne gündüz dışarıdan gelenlerce duyulmaması için böyle bir yol izliyorlardı.Hava karardığı zaman herkes sırasını bekliyordu. Kimin ne zaman sorguya götürüleceği belli değildi. Bazı geceler sabaha kadar çığlıklar devam ediyordu. Sesler binanın havalandırma boşluklarından her tarafa yayılıyor, kulaklarımızı tırmalıyordu. Bu çığlıkları dinleyerek sıranın gelmesini beklemek de işkence senaryosunun bir parçasıydı zaten.Sorgularımız işkencede uzmanlaşmamış olan 2. Şubede yapılıyordu. Ne de olsa her türlü asayiş vukuatında falakaya, daha da yetmedi mi elektriğe başvurmaya alışmışlardı.Bizden birkaç hafta önce Sarp Kuray geçmişti tezgahlarından. Onun işkencede çekilmiş fotoğraflarını gösteriyorlardı bize.Telefonlu hücre sakinlerinden en ağır işkenceyi görenlerlerden biri de Cihan’dı. İnatla eylem arkadaşlarından o güne kadar deşifre olmamış olanların ismini vermemekte direniyordu.Ayak tabanlarında deri namına birşey kalmamıştı. Kangrene doğru giden bu durumda işkenceyi sürdürebilmek için işkencecilerin önlem alması gerekiyordu. Birgün baktık ki bir doktor yanında bir hemşireyle çıkageldi. Yaralarımızın pansumanını yapacaklardı.Hücre komşumuz, İlkay Demir tıpöğrencisiydi. Doktora sordu : “Hipokrat yeminini bunun için mi ettin sen?”Böyle bir soruyu hiç beklemeyen doktor şaşırdı : “Ben görevimi yapıyorum, yaralarınızı tedavi etmeye geldim”İlkay bu sefer daha sert çıktı: “Tabii ya, tedavi etmeye… İşkenceye devam edilebilmesi için. Yaptığınız bizleri işkenceye hazırlamaktan başka bir şey değil. Bırakın yaralarımız kurtlansın.”Ertesi günden itibaren bu doktoru bir daha görmedik ama hemşire her gün gelmeye devam etti. Bir sabah bir de akşam üzeri geliyor, son derece doğal bir iş yaparmış gibi falakadan kabarmış tabanların derilerini elindeki makasla kesiyor, içindeki kanı boşaltıyor, çıplak etin üzerine merhem sürüp penisilin tozu serpiyor, sargı beziyle sarıyordu.Ancak yapılan pansuman ertesi gün 2. Şubenin işkence odalarında paramparça oluyor, aynı senaryo ertesi gün yeniden tekrarlanıyordu.Yiyeceklerimizi paramızla dışarıdan getirtiyoruz. Yiyecekler sıradan bir bakkaldan alındığı için, birkaç gün öncesinin gazete kağıtlarına sarılmış oluyordu. Birgün gelen yiyeceklerin sarılı olduğu gazete parçası üzerinde yüreğimizi kavuran bir fotoğraf gördük.Sinan, Alpaslan ve Kadir, kurşunlarla delik deşik olmuş gövdeleriyle öylece yatıyorlardı toprağın üzerinde kolları açık, kocaman yürekleriyle tüm dünyayı kucaklayacaklarmış gibi.Bu kara haber işte böylece düşmüştü yüreklerimize. Yüreğimizin yangısı işkencelerimizi bile unutturmuştu bize. Daha birkaç ay önce ona son defa sarılıp veda etmeden önce, o dağ gibi Sinan’ın gür erkek sesiyle okuduğu Ahmet Arif’in şiiri kulaklarımda çınlıyordu."Vurulmuşum dağların kuytuluk bir boğazında…Vakitlerden bir sabah namazında…Yatarım kanlı, upuzun…Vurulmuşum, düşüm gecelerden kara…Bir hayra yoranım çıkmaz,Sığdıramam kitaplara…Şifre buyurmuş bir paşa,Vurulmuşum hiç sorgusuz, yargısız………Kirvem hallarımı aynı böyle yaz…Rivayet sanılır belki…Gül memeler değil,Domdom kurşunudur paramparça ağzımdaki…..”İşte bu Otuzüç Kurşun’u, Sansaryan’da kaldığımız süre boyunca, akşamları el ayak çekilince Cihan’la birlikte defalarca okuduğumuzu ve bunun tüm hücre arkadaşlarımız arasında nasıl bir moral rüzgarı estirdiğini hatırlıyorum. Zaten bu ortamda insanın ekmekten sudan daha çok, morale ihtiyacı yok mudur?Nöbetçilerimiz önceleri bu işe çok şaşırdılar. Onca işkenceden sonra bu morali, bu enerjiyi nereden bulabildiğimize akılları ermiyordu. Birkaç kez üstümüze gelmiş, susmamız için copla kafa göz demeden girişmişlerdi.Ancak bu coplamalar sorgu odalarındaki işkencelerin yanında çok hafif kalıyordu. Bir süre sonra onlar da bıktılar bizleri susturmaya çalışmaktan ve alıştılar Ahmet Arif’in şiirlerini dinlemeye.Cihan’ın en sevdiği şiir ise “Dağlarına Bahar Gelmiş Memleketimin” şiiriydi."Haberin var mı taş duvar,Demir kapı,Kör pencere…Yastığım, ranzam, zincirim,Uğruna ölümlere gidip geldiğim,Zulamdaki mahzun resim…Haberin var mı?Görüşmecim yeşil soğan göndermiş,Karanfil kokuyor cıgaramDağlarına bahar gelmiş memleketimin…”Cihan sık sık bu şiiri ağzını doldura doldura tok bir sesle bağırarak okuyor bazen diğer hücrelerden de kendisine katılanlar oluyordu.……………………………..Tam kırküç gün süren Sansaryan faslından sonra hepimizi toparlayıp önce Selimiye Kışlasına sonra da Maltepe Askeri Cezaevine sevk ettiler bizi. Cihan daha cezaevine konulduğumuzun ilk gününde şu soruyu sormuştu bize :"Bir devrimcinin faşizmin zindanlarındaki asli görevi nedir?"Ve cevabını da kendisi vermişti duraksamadan : “Firar etmektir”.Devrime olan sarsılmaz inancı ve azmiyle Cihan Alptekin, cezaevine konulduktan sadece dört ay sonra bu asli görevini yerine getiriyor ve faşizmin zindanlarına şerefiyle girip, şerefiyle çıkarak ihtilalci namusuna halel getirmiyordu.Yazımıza Fransız ihtilalinin şairi Belanger’in bir şiiriyle başladık, yine bir şiirle bitirelim onu. Birbuçuk yıl önce kaybettiğimiz, ödüllü ancak okulsuz mimar Nail Çakırhan’ın 1941’de yazdığı bir şiiriyle: Daha Çok Onlar YaşamalıydıOnları hep birer birerTanıyorum,Onlarla yan yana,Boyanamadım diye kanaKendi kendimden utanıyorum.Daha çok onlar yaşamalıydı,Daha çok onlar haketmişlerdi bunu.Daha çok onlar bilirlerdiYaşamanın ne olduğunu.Ben onlardan öğrendimSevmeyi sevilmeği,Bana onlar öğrettilerDostu dost, düşmanı düşman bilmeyiKafamı onlar yoğurdular.Orada yepyeniTaptaze Gıcır gıcır bir alemiİlk önce onlar kurdular.O topraklarda ayrı gayrı bilinmez.O topraklarda hep el ele tutulmuştur,O topraklarda dert unutulmuştur;Burcu burcu ekmek kokan baharda,Ağız dolusu gülünür o topraklarda.Daha çok onlar yaşamalıydı,Daha çok onlar haketmişlerdi bunu;Daha çok onlar bilirlerdiYaşamanın ne olduğunu.Kavgam onların adıyla anılır.Onlar öyle aç,Öyle çıplaksanılırAma;İlk önce onlaraltettiler yokluğu,Onlar tattılar,İlk önce asıl tokluğu.Daha çok onlar yaşamalıydı.Daha çok onlar haketmişlerdi bunu;Daha çok onlar bilirlerdiYaşamanın ne olduğunu.Nail Çakırhan (1910 - 2008) (TC/NM)bianet

Cihan Alptekin’le Sansaryan Han’da 43 Gün

Cihan, Maltepe’de “devrimcinin asli görevi firar etmektir” dedi ve dört ay sonra firar etti. Böylece “faşizmin zindanlarına şerefiyle girip, şerefiyle çıkarak ihtilalci namusuna” halel getirmedi.

Yolun düşerse kıyıya bir gün 
Ve maviliklerini enginin seyre dalarsan 
Dalgalara göğüs germiş olanları hatırla 
Selamla, yüreğin sevgi dolu 
Çünkü onlar fırtınayla çarpıştılar 
Eşit olmayan bir savaşta 
Ve dipsizliğinde enginin yitip gitmeden önce, 
Sana liman gösterdiler uzakta.

Pierre Jeanne de Beranger (1780 - 1857)

31 Mayıs 1971 Türkiye devrimci hareketinin tarihinde karanlık bir gün. O gün, Nurhak’ta Sinan Cemgil, Kadir Manga ve Alpaslan Özdoğan’ın vuruldukları, İstanbul Maltepe’de Hüseyin Cevahir’in öldürülüp Mahir Çayan’ın yaralı olarak yakalandığı, Tekirdağ’da ise Cihan Alptekin’in bir sürek avı sonunda yakalandığı tarih.

Hepsi aynı gün içinde oluyor. Tekirdağ’da tüm şehrin ve koca bir jandarma alayının saatlerce sürdürdüğü bir sürek avı sonunda yakalandığımızda bekçisinden askerine, trafik polisinden jandarmasına şehirdeki tüm kolluk kuvvetlerinin elinde linç edilmekten kıl payı kurtulmuştuk.

Vahşi hayvan avcıları misali etrafımızda fotoğraf çektirenler arasındaki bir generalin müstehzi bir edayla, “Halk için savaştığınızı söylüyorsunuz; dışarıda sizi yuhalayan şu halka bakın” demesi üzerine, kanlar içinde yerde yatan Cihan’ın, “Şu sabahtan beri yayın yapan belediye hoparlörlerini yarım saatliğine bize verin de görün o zaman o halkın kimi yuhalayacağını” demesiyle birlikte küplere binen paşanın, elindeki general asası ile üzerimize yürüyüp vurmaya başlamasını hiç unutmuyorum.

O geceki linçten sonra, sabaha karşı İstanbul Sirkeci’deki Sansaryan Hanı’na götürülüyoruz. Burası adını Ermeni bir tüccardan alan, kasvetli bir ondokuzuncu yüzyıl işhanı. Cumhuriyet döneminde Emniyet Müdürlüğü olarak kullanılmaya başlanmış.

Bugüne kadar yapılan bütün siyasi tevkifatların yolu buradan geçmiş. Kimler geçmemiş ki Sansaryan Hanının hücrelerinden? Nazım Hikmet’ten Ruhi Su’ya, Şefik Hüsnü’den Mihri Belli’ye, binlerce sosyalist Sansaryan Hanı’nın işkencehanelerinden geçmişler.

Bizleri doğruca çatı katındaki “Telefonlu Hücre”lere götürdüler. Burası namını, hücrelerin arasındaki holde bulunan, ve artık çalışmayan antika bir telefondan almış. Ancak bu hücreler daha önce tutuklanmış devrimcilerle doldurulmuş olduğundan hiç yer kalmamıştı burada.

Bunun üzerine bizi hücrelerin hemen yakınındaki tabutluklardan birine koydular. Hani şu ‘51 tevkifatının meşhur tabutluklarından birine. Burası ismiyle münasip tam bir tabut. Yaklaşık olarak eni 80, boyu 150, yüksekliği ise 150 cm. Bir kişinin bile içinde ne yatması ne de ayakta durabilmesi mümkün değil.

İşte bu tabuta Cihan’la ikimiz üstelik de bileklerimizden birbirimize kelepçeli olarak tıkıldık. Bu durumda yatmak veya ayakta durmak bir yana, ayaklarımızı uzatarak oturmamız bile mümkün değil. Üstelik içerisi havasız mı havasız. Öyle ki boğulup kalacağız neredeyse.

Nöbetçi polislere kapıyı açmaları için bağırıyoruz ama umurlarında bile değil. Biz de bunun üzerine elimizdeki kelepçeyi kontraplaktan yapılmış kapıya vurmaya başlıyoruz. Bir müddet sonra ince kontraplak üzerinde bir delik açılıyor.

Polisler ne yapacaklarını şaşırıyorlar. Kendileri yalnızca bizim gardiyanımız bu yüzden inisiyatif kullanamıyorlar. Ve Sansaryan’daki ilk gecemizi böyle geçiriyoruz.

Ertesi gün tabutluğumuzu biraz daha inceleme fırsatı buluyoruz. Yıllardır boyanmamış kirli duvarlar yılların aynası sanki. Kim bilsin kimlerin acılarına, işkencelerine tanık olmuşlar. Her yanda tırnakla, kalemle, kanla artık ele ne geçtiyse onunla çiziktirilmiş yazılar var.

Sırtımızı duvara yaslayıp başımızı yukarı kaldırdığımızda tavana kurşunkalemle yazılmış, solmuş, belli belirsiz bir yazı görüyoruz:

"Şerefinle girdin, şerefinle çık…

İhtilalci namusuna halel getirme…”

Bu yazıyı kim bilir hangi devrimci, hangi ihtilalci yazmış buraya. ‘46 ve ‘51 tevkifatlarında buraların dolup taştığını okumuştuk. Onlardan kalan bir anı olmalıydı bu, tabutluğa atılanları ilk karşılayan. Belli ki bugüne kadar hiçbir polis görmemişti bunu.

Tavanla duvarın birleştiği köşeye sıkışmış bu yazıyı, tabutluğun solgun ışığında görebilmek pek de kolay değildi aslında. Okunduğunda sağlam bir yumruk gibi insanı silkeleyen bir etkisi vardı bu iki satır yazının. Ve o günden sonra Sansaryan Hanında geçireceğimiz 43 günün bir özetiydi sanki.

Tabutluğumuzun kapısı gürültüyle açıldığında karşımızda tepeden tırnağa silahlı, çelik yelek kuşanmş bir özel kuvvet polis timiyle birlikte Siyasi Şube müdürü Ilgız Aykutlu’yu gördük.

Bu benim Aykutlu’yu ilk görüşümdü, oysa Cihan daha önceki anti-emperyalist kitle hareketlerinden alındığı gözaltılardan çok iyi tanıyordu bu inanmış faşist polis şefini.

Özel timdeki polislerden biri üzerimize eğilerek elini yüzümüze sürdü. İlk önce ne yapmaya çalıştığını anlayamamıştık. Ancak sırıtkan bir ifadeyle konuşmaya başlayınca işin gerçeğini anladık :

"Bakın" diyordu polis şefi, "iyi bakın; bu elimdeki kan arkadaşınızın kanı, Mahir’in kanı"

O zaman adamın eline dikkatlice baktığımızda, elinin dirseğine kadar kana bulanmış olduğunu fark ettik.

Hüseyin Cevahir’in öldürülmesi ve Mahir Çayan’ın yaralı olarak yakalanmasının üzerinden neredeyse bir gün geçmiş ama bu adam, elinin kanını yıkamak şöyle dursun, onu bir hatıra gibi saklıyordu.

Bu bize nasıl bir yerde olduğumuzu, karşımızdakilerin nasıl hastalıklı birer beyne sahip olduklarını gösteriyordu. Daha sonra öğrendik ki, o ilk gün polisler hala, Maltepe’de öldürdükleri kişinin Mahir Çayan olduğunu zannediyorlarmış.

Çoktan kurumuş olan kanlı elini öyle bir gururla taşıyordu ki, onu herkese övünerek gösteriyordu bu hastalıklı beynin sahibi. Ilgız Aykutlu da bu gösteriyi kendince çok “yaratıcı” bulmuş olmalı ki, adamı ve ekibini aldığı gibi bizim tabutluğa getirmişti.

Amacı “eski dostu” Cihan’a güç gösterisi yapmak ve morallerimizi sıfırlamaktı aklınca.

Aykutlu, “Görüyorsunuz işte, artık hepiniz yenildiniz; sizin gibi anarşistlerin sonu budur işte” gibilerinden bir söz etti.

O zamana kadar sessiz duran Cihan, başını kaldırarak ve gözlerini Aykutlu’nun gözlerinin içine dikerek şu sözleri söyledi:

"Evet bu kez yenildik, ama temelli değil! Demir ökçeniz şimdi eziyor bizi. Fakat davamız daha da güçlenmiş olarak yeniden ayağa kalkacaktır."

Böyle bir karşılığı hiç beklemeyen Aykutlu önce şaşırmış sonra da hırsla tekme tokat girişmişti bize, “Bu gece sorguda görüşürüz seninle, bakalım o zaman da bu kadar kahraman olabilecek misin orada” diye tehditler savurarak.

Yeniden yalnız kaldığımızda Cihan’a sormuştum, nereden aklına geldi böyle bir cevap vermek diye. O da her zamanki muzip gülümsemesiyle bunu, Jack London’un Demir Ökçe kitabından hatırladığını ve okuduğu bu cümlenin kendisinde iz bıraktığını söylemişti.

Telefonlu hücrelerde THKP-C davasından Necmi Demir, karısı İlkay Demir, İrfan Uçar, Kamil Dede ve Ziya Yılmaz ve Necati Sağır kalıyorlardı o sırada.

Birkaç gün tabutlukta kaldıktan sonra, bizi de telefonlu hücrelere transfer ettiler. Hücremiz 150 x 250 cm ebatlarında bomboş bir oda. İçeride hiçbir şey yok.

Gene Cihan’la aynı hücredeyiz. Ama en azından burada yatabiliyoruz, beton zeminin üzerine gazete kağıdı sererek.

Tabutlukta olduğu gibi burada da bir sürü şeyler karalanmış duvarlara. Çatı katında olduğumuz için yağmur yağdığında sesini duyabiliyorduk. Bu da bize, dışarıda hayatın sürmekte olduğunu hatırlatıyor ve direnme gücü veriyordu.

Bu nedenle olsa gerek, duvardaki karalamalardan birini hala anımsıyorum hayal meyal. Hafızam beni yanıltmıyorsa şöyle birşeydi :

Şimdi dışarıda yağmur yağıyor

Saydam ve temiz…

Ne olur uzatsak da ıslansa ellerimiz…

……….

Bir kapanın içindeyiz Sansaryan Hanında

İstanbul’da 1945 baharında

Hücrelerde hepimizin durumu perişandı. Falaka ve elektrikten hiçbirimizde takat kalmamıştı. Özellikle Cihan’ın, Necmi’nin, Ziya’nın ve İrfan’ın durumu yürek parçalıyordu. Ayakları tamamen parçalanmış, etleri sarkıyordu. Kangren olma tehlikesiyle karşı karşıyaydılar.

Akşamları mesai bitiminden sonra ortalık önce biraz sakinleşiyordu. Daha sonra birden hareketleniyordu. İşkenceye götürülecekler gece yarısından sonra alınıyorlardı hücrelerinden. İşkence tezgahlarından yükselen çığlıkların Emniyet Müdürlüğüne gündüz dışarıdan gelenlerce duyulmaması için böyle bir yol izliyorlardı.

Hava karardığı zaman herkes sırasını bekliyordu. Kimin ne zaman sorguya götürüleceği belli değildi. Bazı geceler sabaha kadar çığlıklar devam ediyordu. Sesler binanın havalandırma boşluklarından her tarafa yayılıyor, kulaklarımızı tırmalıyordu. Bu çığlıkları dinleyerek sıranın gelmesini beklemek de işkence senaryosunun bir parçasıydı zaten.

Sorgularımız işkencede uzmanlaşmamış olan 2. Şubede yapılıyordu. Ne de olsa her türlü asayiş vukuatında falakaya, daha da yetmedi mi elektriğe başvurmaya alışmışlardı.

Bizden birkaç hafta önce Sarp Kuray geçmişti tezgahlarından. Onun işkencede çekilmiş fotoğraflarını gösteriyorlardı bize.

Telefonlu hücre sakinlerinden en ağır işkenceyi görenlerlerden biri de Cihan’dı. İnatla eylem arkadaşlarından o güne kadar deşifre olmamış olanların ismini vermemekte direniyordu.

Ayak tabanlarında deri namına birşey kalmamıştı. Kangrene doğru giden bu durumda işkenceyi sürdürebilmek için işkencecilerin önlem alması gerekiyordu. Birgün baktık ki bir doktor yanında bir hemşireyle çıkageldi. Yaralarımızın pansumanını yapacaklardı.

Hücre komşumuz, İlkay Demir tıpöğrencisiydi. Doktora sordu : “Hipokrat yeminini bunun için mi ettin sen?”

Böyle bir soruyu hiç beklemeyen doktor şaşırdı : “Ben görevimi yapıyorum, yaralarınızı tedavi etmeye geldim”

İlkay bu sefer daha sert çıktı: “Tabii ya, tedavi etmeye… İşkenceye devam edilebilmesi için. Yaptığınız bizleri işkenceye hazırlamaktan başka bir şey değil. Bırakın yaralarımız kurtlansın.”

Ertesi günden itibaren bu doktoru bir daha görmedik ama hemşire her gün gelmeye devam etti. Bir sabah bir de akşam üzeri geliyor, son derece doğal bir iş yaparmış gibi falakadan kabarmış tabanların derilerini elindeki makasla kesiyor, içindeki kanı boşaltıyor, çıplak etin üzerine merhem sürüp penisilin tozu serpiyor, sargı beziyle sarıyordu.

Ancak yapılan pansuman ertesi gün 2. Şubenin işkence odalarında paramparça oluyor, aynı senaryo ertesi gün yeniden tekrarlanıyordu.

Yiyeceklerimizi paramızla dışarıdan getirtiyoruz. Yiyecekler sıradan bir bakkaldan alındığı için, birkaç gün öncesinin gazete kağıtlarına sarılmış oluyordu. Birgün gelen yiyeceklerin sarılı olduğu gazete parçası üzerinde yüreğimizi kavuran bir fotoğraf gördük.

Sinan, Alpaslan ve Kadir, kurşunlarla delik deşik olmuş gövdeleriyle öylece yatıyorlardı toprağın üzerinde kolları açık, kocaman yürekleriyle tüm dünyayı kucaklayacaklarmış gibi.

Bu kara haber işte böylece düşmüştü yüreklerimize. Yüreğimizin yangısı işkencelerimizi bile unutturmuştu bize. Daha birkaç ay önce ona son defa sarılıp veda etmeden önce, o dağ gibi Sinan’ın gür erkek sesiyle okuduğu Ahmet Arif’in şiiri kulaklarımda çınlıyordu.

"Vurulmuşum dağların kuytuluk bir boğazında…

Vakitlerden bir sabah namazında…

Yatarım kanlı, upuzun…

Vurulmuşum, düşüm gecelerden kara…

Bir hayra yoranım çıkmaz,

Sığdıramam kitaplara…

Şifre buyurmuş bir paşa,

Vurulmuşum hiç sorgusuz, yargısız…

……

Kirvem hallarımı aynı böyle yaz…

Rivayet sanılır belki…

Gül memeler değil,

Domdom kurşunudur paramparça ağzımdaki…..”

İşte bu Otuzüç Kurşun’u, Sansaryan’da kaldığımız süre boyunca, akşamları el ayak çekilince Cihan’la birlikte defalarca okuduğumuzu ve bunun tüm hücre arkadaşlarımız arasında nasıl bir moral rüzgarı estirdiğini hatırlıyorum. Zaten bu ortamda insanın ekmekten sudan daha çok, morale ihtiyacı yok mudur?

Nöbetçilerimiz önceleri bu işe çok şaşırdılar. Onca işkenceden sonra bu morali, bu enerjiyi nereden bulabildiğimize akılları ermiyordu. Birkaç kez üstümüze gelmiş, susmamız için copla kafa göz demeden girişmişlerdi.

Ancak bu coplamalar sorgu odalarındaki işkencelerin yanında çok hafif kalıyordu. Bir süre sonra onlar da bıktılar bizleri susturmaya çalışmaktan ve alıştılar Ahmet Arif’in şiirlerini dinlemeye.

Cihan’ın en sevdiği şiir ise “Dağlarına Bahar Gelmiş Memleketimin” şiiriydi.

"Haberin var mı taş duvar,

Demir kapı,

Kör pencere…

Yastığım, ranzam, zincirim,

Uğruna ölümlere gidip geldiğim,

Zulamdaki mahzun resim…

Haberin var mı?

Görüşmecim yeşil soğan göndermiş,

Karanfil kokuyor cıgaram

Dağlarına bahar gelmiş memleketimin…”

Cihan sık sık bu şiiri ağzını doldura doldura tok bir sesle bağırarak okuyor bazen diğer hücrelerden de kendisine katılanlar oluyordu.

……………………………..

Tam kırküç gün süren Sansaryan faslından sonra hepimizi toparlayıp önce Selimiye Kışlasına sonra da Maltepe Askeri Cezaevine sevk ettiler bizi. Cihan daha cezaevine konulduğumuzun ilk gününde şu soruyu sormuştu bize :

"Bir devrimcinin faşizmin zindanlarındaki asli görevi nedir?"

Ve cevabını da kendisi vermişti duraksamadan : “Firar etmektir”.

Devrime olan sarsılmaz inancı ve azmiyle Cihan Alptekin, cezaevine konulduktan sadece dört ay sonra bu asli görevini yerine getiriyor ve faşizmin zindanlarına şerefiyle girip, şerefiyle çıkarak ihtilalci namusuna halel getirmiyordu.

Yazımıza Fransız ihtilalinin şairi Belanger’in bir şiiriyle başladık, yine bir şiirle bitirelim onu. Birbuçuk yıl önce kaybettiğimiz, ödüllü ancak okulsuz mimar Nail Çakırhan’ın 1941’de yazdığı bir şiiriyle: 

Daha Çok Onlar Yaşamalıydı

Onları hep birer birer

Tanıyorum,

Onlarla yan yana,

Boyanamadım diye kana

Kendi kendimden utanıyorum.

Daha çok onlar yaşamalıydı,

Daha çok onlar haketmişlerdi bunu.

Daha çok onlar bilirlerdi

Yaşamanın ne olduğunu.

Ben onlardan öğrendim

Sevmeyi sevilmeği,

Bana onlar öğrettiler

Dostu dost, düşmanı düşman bilmeyi

Kafamı onlar yoğurdular.

Orada yepyeni

Taptaze 
Gıcır gıcır bir alemi

İlk önce onlar kurdular.

O topraklarda ayrı gayrı bilinmez.

O topraklarda hep el ele tutulmuştur,

O topraklarda dert unutulmuştur;

Burcu burcu ekmek kokan baharda,

Ağız dolusu gülünür o topraklarda.

Daha çok onlar yaşamalıydı,

Daha çok onlar haketmişlerdi bunu;

Daha çok onlar bilirlerdi

Yaşamanın ne olduğunu.

Kavgam onların adıyla anılır.

Onlar öyle aç,

Öyle çıplak

sanılır

Ama;

İlk önce onlar

altettiler yokluğu,

Onlar tattılar,

İlk önce asıl tokluğu.

Daha çok onlar yaşamalıydı.

Daha çok onlar haketmişlerdi bunu;

Daha çok onlar bilirlerdi

Yaşamanın ne olduğunu.

Nail Çakırhan (1910 - 2008) (TC/NM)

bianet

Ertan Saruhan: Nişanlıma Söyleyin, Artık Devrimle NişanlıyımErtan fark derslerini verdi, öğretmen oldu, sürüldü laborantlık yaptı; TİP’e kaydoldu, Karadeniz’de devrimci hareketin liderlerindendi. Fatsa’da yatıyor şimdi. Harun Saruhan anlatıyor.Ertan’ın babası Lütfü Saruhan, 1950’li yıllardan beri Cumhuriyet Halk Partisi ilçe başkanlığı yapıyordu, dava vekiliydi. İsmet Paşa’nın (İnönü) yakın adamıydı. Hatta şimdi de mezarında şef vekili yazar.Ertan’ın ailesi aydın bir aileydi. İki kardeşi daha vardı. Bir ablası, bir de abisi. Ablası öldü, abisi hala yaşıyor şimdi. Aileden sol davalarla ilgilenen bir tek Ertan oldu.TİP’li olduk1960 yılı darbesinin gerekçelerinden olan gençlik hareketi etkiledi hepimizi, Ertan liseyi bitirmişti o yıllarda.Benim ailem Demokrat Parti geleneğinden geliyordu ama bu süreçte ben sola meylettim.Ertan benden dört yaş büyüktü. Liseyi bitirdikten sonra fark derslerini vererek öğretmen okuluna girdi.Öğretmen olduktan sonra o yıllarda sol hareket içinde Türkiye İşçi Partisi (TİP) vardı. Biz de TİP yanında yer aldık.Önce öğretmen sonra laborantErtan ilk öğretmenliğini Çarşamba’da yaptı. Öğretmenken de liderlik özellikleri taşıyordu. Yetenekli biriydi ve çevresindekileri etkilemeyi başarırdı.Sol olayların içinde yer alınca Çarşamba’dan sürgüne gönderildi. Gönderdikleri köyün kış nedeniyle yolları kapanmış, gitmedi diye de Ertan’ı öğretmenlikten atmışlar.Samsun’da mazot fabrikasında laborant olarak çalışmaya başladı dönünce. Ben de o sırada Samsun’daydım. Yaklaşık bir yıl aynı otel odasında kaldık.Çok güzel mandolin çalardıErtan sendikal faaliyetler içinde yine, boş durmuyor fabrikada da. Sonra fabrikadaki işinden de çıkarıldı. Ertan fabrikadan çıkarıldıktan sonra bir arkadaşın evinde toplandık.Çok güzel mandolin çalardı Ertan. O akşam da Hekimoğlu türküsünü çaldı bize, duygulu anlar yaşattı.O ara nişanlıydı Ertan. Babasına telefon etti, fabrikadaki işinden çıkarıldığını haber verdi ve babasına dedi ki: “Nişanlıma söyleyin ben artık devrimle nişanlıyım.”Mahir’leri Karadeniz’e aldırtan Erhan’dıDaha sonra Fatsa’da bulundu. Ziya Yılmaz ve Terzi Fikri (Fikri Sönmez) ile beraberdi orada. Samsun, Trabzon, Ordu, Giresun gibi illerde faaliyetleri oldu. Karadeniz bölgesindeki devrimci hareketin liderlerindendi.Karadeniz bölgesi TİP kongreleri ile ilgileniyordu. THKP-C olaylarının ardından Mahir’ler hapisten kaçtılar. Onları Karadeniz’e aldıran Ertan oldu. Sonra Kızıldere’de öldürüldüler zaten.Ertanlar Kızıldere’ye gittiklerinde ben de Fatsa’daydım. Terzi Fikri’yi, beni ve o dönemde orada sol bilinen herkesi, daha Ünye’deki teknisyenler kaçırılmadan içeri aldılar.MİT’çi ekip neşeyle döndü; öldürülmüşlerdiÜnye Jandarma Karakolu’nun altında odunluk gibi bir yer var, bizi oraya attılar. O sırada Ekibin başındaki adam kendini Binbaşı Orhan diye tanıtmıştı.Sonradan öğrendik ki Mehmet Eymur imiş. Kızıldere’de yerlerini tespit ettikleri gün, dedi ki “Bugün kelle almaya gidiyoruz.” Teslim almak gibi niyetleri hiç yoktu.O sırada biz içerideydik zaten ve MİT’çi ekip neşe içinde merkeze döndü. Öldürüldüklerini bu şekilde öğrendik. Ben olaydan iki yıl sonra hapisten çıktım ve mezarını o zaman ziyaret ettim.Fatsa’da annesi ile babasının yanına gömülmüş. (HS/EY/NM)bianet

Ertan Saruhan: Nişanlıma Söyleyin, Artık Devrimle Nişanlıyım

Ertan fark derslerini verdi, öğretmen oldu, sürüldü laborantlık yaptı; TİP’e kaydoldu, Karadeniz’de devrimci hareketin liderlerindendi. Fatsa’da yatıyor şimdi. Harun Saruhan anlatıyor.

Ertan’ın babası Lütfü Saruhan, 1950’li yıllardan beri Cumhuriyet Halk Partisi ilçe başkanlığı yapıyordu, dava vekiliydi. İsmet Paşa’nın (İnönü) yakın adamıydı. Hatta şimdi de mezarında şef vekili yazar.
Ertan’ın ailesi aydın bir aileydi. İki kardeşi daha vardı. Bir ablası, bir de abisi. Ablası öldü, abisi hala yaşıyor şimdi. Aileden sol davalarla ilgilenen bir tek Ertan oldu.

TİP’li olduk

1960 yılı darbesinin gerekçelerinden olan gençlik hareketi etkiledi hepimizi, Ertan liseyi bitirmişti o yıllarda.

Benim ailem Demokrat Parti geleneğinden geliyordu ama bu süreçte ben sola meylettim.

Ertan benden dört yaş büyüktü. Liseyi bitirdikten sonra fark derslerini vererek öğretmen okuluna girdi.

Öğretmen olduktan sonra o yıllarda sol hareket içinde Türkiye İşçi Partisi (TİP) vardı. Biz de TİP yanında yer aldık.

Önce öğretmen sonra laborant

Ertan ilk öğretmenliğini Çarşamba’da yaptı. Öğretmenken de liderlik özellikleri taşıyordu. Yetenekli biriydi ve çevresindekileri etkilemeyi başarırdı.

Sol olayların içinde yer alınca Çarşamba’dan sürgüne gönderildi. Gönderdikleri köyün kış nedeniyle yolları kapanmış, gitmedi diye de Ertan’ı öğretmenlikten atmışlar.

Samsun’da mazot fabrikasında laborant olarak çalışmaya başladı dönünce. Ben de o sırada Samsun’daydım. Yaklaşık bir yıl aynı otel odasında kaldık.

Çok güzel mandolin çalardı

Ertan sendikal faaliyetler içinde yine, boş durmuyor fabrikada da. Sonra fabrikadaki işinden de çıkarıldı. Ertan fabrikadan çıkarıldıktan sonra bir arkadaşın evinde toplandık.

Çok güzel mandolin çalardı Ertan. O akşam da Hekimoğlu türküsünü çaldı bize, duygulu anlar yaşattı.

O ara nişanlıydı Ertan. Babasına telefon etti, fabrikadaki işinden çıkarıldığını haber verdi ve babasına dedi ki: “Nişanlıma söyleyin ben artık devrimle nişanlıyım.”

Mahir’leri Karadeniz’e aldırtan Erhan’dı

Daha sonra Fatsa’da bulundu. Ziya Yılmaz ve Terzi Fikri (Fikri Sönmez) ile beraberdi orada. Samsun, Trabzon, Ordu, Giresun gibi illerde faaliyetleri oldu. Karadeniz bölgesindeki devrimci hareketin liderlerindendi.

Karadeniz bölgesi TİP kongreleri ile ilgileniyordu. THKP-C olaylarının ardından Mahir’ler hapisten kaçtılar. Onları Karadeniz’e aldıran Ertan oldu. Sonra Kızıldere’de öldürüldüler zaten.

Ertanlar Kızıldere’ye gittiklerinde ben de Fatsa’daydım. Terzi Fikri’yi, beni ve o dönemde orada sol bilinen herkesi, daha Ünye’deki teknisyenler kaçırılmadan içeri aldılar.

MİT’çi ekip neşeyle döndü; öldürülmüşlerdi

Ünye Jandarma Karakolu’nun altında odunluk gibi bir yer var, bizi oraya attılar. O sırada Ekibin başındaki adam kendini Binbaşı Orhan diye tanıtmıştı.

Sonradan öğrendik ki Mehmet Eymur imiş. Kızıldere’de yerlerini tespit ettikleri gün, dedi ki “Bugün kelle almaya gidiyoruz.” Teslim almak gibi niyetleri hiç yoktu.

O sırada biz içerideydik zaten ve MİT’çi ekip neşe içinde merkeze döndü. Öldürüldüklerini bu şekilde öğrendik. Ben olaydan iki yıl sonra hapisten çıktım ve mezarını o zaman ziyaret ettim.

Fatsa’da annesi ile babasının yanına gömülmüş. (HS/EY/NM)

bianet